Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


motosikletle uzun yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
motosikletle uzun yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2016 Pazar

Ordu - Texas, Vespa ile bir Türk ve 200 bin km yol. (Belgesel)

Ben bir süre kendi motorculuğum hakkında hiç bir şey yazmayacağım sanırım :)
İzleyin!

İki teker, altı beygir 200 bin kilometre...


                                          








Konuyla alakalı linkler:

http://www.nolm.us/ufacik-vespasiyla-1969da-ordudan-yola-cikti-200-bin-kilometre-yol-yapti/

http://www.sinemalar.com/film/223475/ordu-texas

http://www.hurriyet.com.tr/iki-teker-alti-beygir-180-bin-kilometre-25411054

https://eksisozluk.com/ordu-texas--4088500?p=1


NOT: Anladığım kadarıyla belgesel henüz tamamlanmış değil, umarım en kısa zamanda tamamlanır da biz de bu güzel insanın hayat hikayesini belgesel olarak da izleriz. Burt Munro'da ya da 2 ihtiyar delikanlı'da da yazdım, böyle insanları gördükçe motosiklete olan tutkum da hevesim de artıyor. Ayrıca bir Türk'ün böyle işler yaptığını görmek - hem de onlarca yıl önce - insana çok güzel şeyler yaşatıyor, aşılıyor. Belgeseli tamamlanır umarım.


21 Nisan 2014 Pazartesi

Dünyanın en uzun motosiklet yolculuğu

Bir adam, bir motosiklet, 10 yıl, 214 ülke, 28 bölge, 735.000 km, motosikletle en uzun dünya seyahati guinnes rekoru.




   Emilio Scotto, motosiklet üzerinde 10 yıl boyunca dünyayı dolaşmış ve rekorlar kitabına girmiş bir moto gezgin. Başardığı iş inanılır gibi değil ama gerçek. Dünyayı saat yönünde ve saatin tersi yönde 2 kere dolaşmış Scotto bu zaman zarfında. Başına tutuklanmalar, kazalar, yanlış anlaşılma sorunları, gibi pek çok şey gelmiş ama yılmadan devam etmiş. Arjantin'den 1985'te yola çıkışından itibaren 10 yıl 2 ay 19 gün boyunca dünyayı dolaşmış Scotto. 

   Kendi sitesindeki hikayesini aşağıya aktarıyorum. Motosiklet bir derya der dururum ya, işte o deryanın inanılmaz bir parçası daha Emilio Scotto'nun hayat hikayesi.

Meraklı Bir Çocuktan Muhteşem Bir Gezgine

   
Emilio, henüz 9 yaşında Arjantinli bir çocukken annesine "Anne ben yarın dünya seyahatine çıkıyorum" demiş. Annesi gülerek "Yarın okula gidiyorsun oğlum" diye cevap vermiş. Emilio o tarihten itibaren kafayı dünya seyahatine takmış ve yıllar boyunca haritalardan, kitaplardan bu seyahati düşünmüş, planlamış, hayal etmiş. 30 yaşına geldiğinde adını siyah prenses koyduğu bir Honda Goldwing motosiklet alan Emilio, işinden ayrılıp cebindeki 300 dolar ile yola çıkmış. O yaşa kadar Arjantin'i hiç terk etmemiş ve bunun pervasızca bir girişim olacağı düşüncesi onu endişelendirmemiş, aksine bunun kendisi için bir değişim fırsatı olduğuna inanmış hep. Zira hayallerini süsleyen maceralı yolculuk onu bekliyorken endişeye ne gerek. Sene 1985'ken yola koyulmuş.




   Emilio'nun bu maceralı yolculuğu boyunca motosikletinin motoru 1 kez yenilenmiş, 9 koltuk, 12 akü değiştirmiş, 700 litre yağ, 42 bin litre benzin harcamış, 86 tane lastik değiştirmiş. 64 sayfadan oluşan 11 adet pasaport değiştirmiş ve bu zaman zarfında tam 5 dil öğrenmiş. Emilio 6 kez de çeşitli sebeplerle hapsedilmiş. Rus ajanlığından, Kaddafi'nin ajanı olmaya, Ruanda'da Burundi'li bir casus olmaktan, Burundi'de Ruandalı bir casus sanılmaya, ardından uyuşturucu kaçakçılığına kadar pek çok kez suçlanmış. Yolculuğu esnasında Hindistan'da kız arkadaşı Monica ile tanışıp bir Hindu töreni ile evlenmişler.


   2 Nisan 1995'te Arjantin'e döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılanan Scotto'yu o zamanki Arjantin başkanı şu sözlerle karşılar: "Emilio'nun gerçekleştirdiği cesaret ve azim hikayesi sadece Arjantin için değil tüm dünya için gurur vericidir."


  Böyle muhteşem bir adam ve hikaye. İnsana azim aşılayan, küçücük şeylerden yakınmanın ne kadar anlamsız olduğunu, gündelik gereksiz işlere kafa takarak hiç bir şey yapmadan oturmanın ne kadar aptalca olduğunu anlatan bir ibret, bir insan hikayesi.



   Emilio Scotto tüm bu macerayı kitaplaştırmış da aynı zamanda, tabii ki pek çok motosiklet kitabında olduğu gibi onun kitabının da ülkemizde henüz baskısı yok.


Emilio Scotto'nun web sitesi ve ilgili linkler aşağıda.










*Fotoğraflar internet ortamından alıntıdır.


NOT: Arjantin'den sıkı motorcular çıkıyor bu iyiden iyiye belli oldu. Daha önce bu blogda bahsettiğim ybr125 ile dünya seyahati yapan Gustavo'da bir Arjantinli idi. İlgili link de şu idi: http://mymotorcycleexperience.blogspot.com.tr/2010/02/125-cc-ile-dunya-turu.html


17 Ekim 2011 Pazartesi

Motosikletle Köln'den Pekin'e iki ihtiyar delikanlı... (Köln to Beijing by two old Turkish Bikers)



    Onlara ihtiyar demeye utanılacak kadar aktif ve dinamik iki abimiz oldukları için ihtiyar delikanlılar demeyi tercih ettim ama yine de sadece "Delikanlılar" demek en doğrusu galiba.
    Yalçın Özer ve Tarık Eren, bu bahsettiğim delikanlılar. Yalçın Özer eski bir sporcu, milli jimnastikçilerimizden. Pek çok sportif başarısı var ve halen Almanya'da yaşıyor, orada da pek çok jimnastikçi yetiştirmiş bir olimpiyat tutkunu. Kendi kurduğu Almanya Olimpiyat Kulübünün Başkanı. Kendisi gibi Almanya'da yaşayan yakın arkadaşı Tarık Eren'le birlikte pek çok uluslararası geziden sonra, 2008 Pekin Olimpiyatlarına Almanya Olimpiyat Elçisi olarak motosikletle gitmeyi düşünmüşler ve bunu 60'lı yaşlarını sürerken gerçekleştirmişler de.
                       Solda Yalçın Özer, ortada bir tibet rahibi ve sağda Tarık Eren

    Ben kendilerinin bu macerasını biraz geç öğrendim. MotorOn Dergisi kendileriyle konuyla ilgili bir röportaj da yapmış, orada daha detaylı bilgi var, röportaj linkini yazının sonuna ekleyeceğim. Yaptıkları bu işle ilgili bir siteleri var mıdır diye web'de ararken Tarık Eren'in Almanca sitesini buldum ve kendilerine bir tebrik mesajı attım, keşke Türkçe bir arayüzü de olsaymış bu gezi linkinin dedim. O da bu mesajı Yalçın ağabey'e iletmiş, Yalçın ağabey bana maille döndü ve kendi Türkçe linkini mailledi. Her iki linki de yazı sonunda bulabilirsiniz.
    Yalçın Özer'in bu gezi ile ilgili Almanca olarak yayınlanmış bir kitabı da mevcut, "Das Glück war auf unsere Seite" (Talih Bizden Yanaydı) adlı kitabın bir gün Türkçe olarak Türkiye'de de yayınlanması ne de güzel olurdu. (Türk yayın camiasına duyurulur.) Bu arada Yalçın ağabey kitaptan gelen geliri de Almanya'da kanserli çocuklara bağışlıyormuş. (Bu bilgiyi de bizzat kendisi verdi.)



    Benim asıl söylemek istediğimse şudur ki, bizler genç yaşımızda zihnen ihtiyarlamış halde uyuşuk uyuşuk bilgisayar başında otururken, 60'larını devirmiş ağabeylerimiz kendilerine bir amaç ediniyorlar ve o amaç uğruna motosikletlerine atlayıp, Köln'den kalkıp Pekin'e kadar motor sürüyorlar. Ne diyeyim, böyle insanlara ancak şapka çıkartılır, elleri öpülür. Ben kendi adıma böyle insanları tanıdıkça, ileriye dönük olarak sağlığım müsaade ettiği müddetçe yapmayı düşündüklerimden vazgeçmeme azmine daha fazla sahip olmaya başlıyorum. Yalçın Özer ve Tarık Eren bu azmin yaşayan örnekleri olarak orada duruyorlar işte.

    Clint Eastwood'un ilerlemiş yaşlarında çekip Oscar aldığı Unforgiven filminden sonra yaptığı bir röportajı okumuştum yıllar önce. Orada kendisine sorulan bir soruya "İnsanın nefes aldığı sürece aktif olması gerektiğini düşünüyorum" diye cevap vermişti üstat. Bu iki ihtiyar delikanlıyı ve yaptıklarını görünce, aklıma bu söz geldi.

    Kendilerine uzun ömürler ve sağlık dilerken, bir Türk olarak onlarla ayrıca gurur duyduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim tabii...




Linkler (Links for Köln to Beijing 2008):
Gezinin Almanca linki (Köln to Beijing 2008 link by Tarık Eren): http://www.koeln-peking.de/Index.html

Yalçın Özer'in hayatından kesitleri de barındıran üç dilli link'de burada (Yalçın Özer's link): http://www.yalcinolympic.com/index.html

MotorOn Dergisi'nin kendileriyle yaptığı röportaj linki ise şurada: http://motoron.com.tr/593-disiplinli-deliler%E2%80%9D-olimpiyat-yolunda.aspx


(Bu yazıdaki fotoğraflar Yalçın Özer'in sitesinden alıntıdır.)

21 Ağustos 2009 Cuma

Rumeli Seferi (Tekirdağ, Kırklareli, Edirne)


    Benim Karakarga ile yaptığım bir günlük deli sürüşlerinden biri daha. Bir günde Rumeli Seferi. Üç şehir, Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne. Bir başka deneyim ve bir anlamda testti benim için, hem kendimi hem Karakarga'yı. Gerçi Karakarga testi EMOK sürüşünde zaten geçmişti ama bu kez soğuk havada denenmiş oldu. Benim içinse bir anlamda Iron Butt oldu bu yolculuk. Rapor aşağıda.


Rumeli Seferi (Tekirdağ, Kırklareli, Edirne)

     Bir başka Mad Run mı demeli buna, galiba öyle desem yeri var zira başlıkta yazan üç şehrin merkezini bir günde dolaşıp İstanbul'a geri döndüm. Biraz deli işi olduğunu kabul ediyorum, ama normal olduğumu iddia etmedim hiç bir zaman zaten.

     12 Kasım Çarşamba sabahı bir haftadır planını yaptığım Rumeli Seferine çıktım. Eşimin de evde olmamasını fırsat bilip bir uzun yol yapayım dedim. Aslında başta amacım sadece Tekirdağ'a gidip dönmekti. Açıkçası Tekirdağ'a hiç gitmemiştim ve Kasım Ayı bile olsa şöyle bir gidip görmeyi düşünmeye başlamıştım bir süredir. Yani bünye yine yol istiyordu, gerisi bahaneydi. Sonra Pazartesi günü planımı büyütüp aynı gün neden Kırklareli ve Edirne'yi de görmeyeyim demeye başladım.

    Yapabilir miydim? EMOK için Bilecik Pazarbaşı'nın o yokuşlu ve virajlı yollarını gidip gelen Karakarga zaten yapabilirdi, peki ya ben? Yapardım yapamazdım derken, şehir sayısını üçledim ve yapamayacağımı anladığım an, bulunduğum yerden geri dönmek üzere planımı yaptım.

    Önce Tekirdağ'a gidecek oradan Kırklareli'ne, oradan da Edirne'ye geçip sonra otobandan İstanbul'a dönecektim. Öyle de oldu.

    Sabah 06.00'da uyandım, 06.30'da teker döndü.

    Hiç bir şekilde acelem yoktu, o saate trafik de başlamasına rağmen seyrekti ve akıcıydı. Büyükçekmece yakınlarında aynamda gördüğüm gün doğumunu fotoğraflayana kadar durmadım. Bu noktada dayanamaıp fotoğraf molası verdim. En son Sakarya Sürüşüne inat bu kez amacım bolca fotoğraf çekmekti, üstelik dijital fotoğraf makinesini eşim alıp götürmüştü, ve ben aslında çokça sevdiğim benim emektar Minolta'ya kalmıştım. İyi ki de öyle olmuş, çok daha keyifli oldu.(Gerçi gördüğümün fotoğrafını çekmeyi başaramamışım bunu makaraların banyosundan sonra anlayabildim, eh bu da eski teknolojinin azizliği olsun ne yapalım.)




    Sürmeye devam ettim. Bir gün önce işyerinde hazırladığım Yol Planına göre belirli km'lerle mola verecektim, aşağı yukarı km olarak da süre olarak da uydum plana. Sabah ayazı vardı ve sabah çıkarken askıda bana bakan termal iç yeleğimi yanıma almayı unutmuştum. Ve hep övündüğüm kışlık montum bir şekilde içine rüzgar alıyordu bir yerlerden. Bu rüzgar alış çok aşırı değildi ama yine de biraz üşüttü doğrusu. Bir yerde durup montun bel kemerini sıktım ve rüzgar biraz azaldı. Ama Tekirdağ'da içime giymek üzere polar nevinden bir şey almalıydım, ki dönüşte gece hava daha da soğuk olabilirdi.

Molalarımdan birini bu tabela önünde verdim.



İkinci molamı ise burada.



Tekirdağ'a 2 – 2,5 satte varmaktı hedefim. 2,5 saatte vardım.




    Önce şehir içinde kısa bir tur attım, daha sonra Valiliğin karşısındaki parktaki simitçi dayının yanına park ettim. Dayı benim plakadan işi çözmüş olmalı ki, hemen :

- İstanbul'dan mı geldin? diye sordu.

- Evet dayı İstanbul'dan geldim. Motoru buraya bıraksam olur mu?

- Bırak tabii, ben bakarım hiç bişeycik olmaz, kaskını da bırak.

- İstanbul'dan gezmeye mi geldin?

- Evet gezmeye.

- Valla iyi gelmişsin bu havada motorla, ben burda zor duruyom ayakta. Gerçi sıkı giyinmişsin ama.

- Evet üstüm başım sağlam merak etme.

    Motoru bırakıp Dayıdan bir simit aldım, yanıbaşımdaki Namık Kemal Aile Çay Bahçesi'nde çay ve simitle kahvaltımı yaptım.Yol planımı bir kez daha inceledim.



    İkinci çayımı da içip, dayıya şöyle bir dolaşacağımı motoru burada bırakacağımı söyledim. Dayı aynı misafirperverlikle motoru sahiplendi ve başladım dolaşmaya.









    Bir şehir en iyi yürüyerek gezilir demişti bir üstat, ben de öyle yaptım. Öncelikle sahile doğru inmeye karar verdim. Parkın karşısındaki merdivenli yoldan aşağıya yürüdüm. Sahile indiğimde aklımdan geçen Tekirdağ'ın düşündüğümden daha büyük ve daha modern bir şehir olduğuydu.

    Bir an küçük bir İzmir vardı sanki karşımda. Güzel şehirmiş vesselam, bu sahile yazın gelmek çok daha keyifli olacaktır diye iç geçirdim ve yazın eşimi de getirmeliyim diye söz verdim kendime.

    Motorcu arkadaşlarımın bir kaç kez geldiği ve benim plan yapıp yapıp bir türlü gelemediğim Tekirdağ gelinmesi gereken yerlerdenmiş gerçekten de onu anladım. Sahilden tekrar şehrin içine yöneldim ve internette görülmesi gereken yerlerin başına yazdıkları Namık Kemal Evi'ni bulmaya karar verdim. Buldum da. Namık Kemal zamanında bu evde daha doğrusu sonradan aslı gibi restore edilen bu evde yaşamış. Buraya giriş ücretsiz, sadece bağış kabul ediyorlar ve içerideki Hanımefendi çok samimi bir insan, onun oğlu da motorcu imiş. Beni üzerimdeki kıyafetlerden hemen çözdü bu sebeple. Aşağıdaki fotoğraflar oraya ait.















Burada Namık Kemal'e ve o döneme ait eşyalar sergileniyor.


    Mustafa Kemal'e ait bir çalışma odası da var, Tekirdağ'a geldiğinde bu odayı çalışma odası olarak kullandığını söyledi görevli hanımefendi.

Zahire Nazırı Ahmet Ağa Camii.

Ve tekrar dışarıdayım, görevli hanım kapıdan beni uğurladı.


   Evden çıktığımdaysa kısa bir tur daha atıp son bir çay içmeye karar verdim, sonrasında Muratlı yolu üzerinden Kırklareli'ne geçecektim.






   Ve aklıma almam gereken polar geldi, alışveriş yapabileceğim bir yer aranırken aradığım yer ayağıma gelmiş gibi oldu yolumun üstünde polar satan bir dükkana rastladım. Fazlaca kaliteli olmasa da işimi görecek bir polar satın aldım. Hem de Tekirdağ hatırası oldu bana. (Gece dönerken de çok işime yaradı doğrusu)

    Sonrasında sabah çay içtiğim yerin tam karşısındaki çaybahçesinde son çayımı yudumladım yola çıkmadan. Çay bahçesinde içime poları giymek için bir masaya yönelmiştim ki, garson çocuk yanıma gelip

- Abi orası aile yeri, seni içeri alalım diyerek etrafı naylonla kapatılmış bölümü gösterdi. Doğrusu bu kadar modern görünümlü bir kentte haremlik selamlık uygulaması beni biraz şaşırtmadı dersem yalan olur. (Daha sonra Edirne dahil üç şehirde de bazı yerlerin bunu yaptığına tanık oldum. Buna çokça yabancı sayılmam zira bizim Sakarya dahil Anadolu'da halen bunu yapan pastahaneler, çay bahçeleri var doğrusu. Şahsi fikrim bence halkımız bu işleri çoktan aşmış durumda ve işyerleri bu ugulamayı bıraksa hiç bir sorun yaşanacağına inanmıyorum) Her neyse, içeri geçtim ve çayımı içtim. Sonra da çay ocağından Muratlı yolunu öğrenip çıktım yola.

Kısa süre sonra bir tabela pozu daha almak için durdum.



    Önce Muratlı'ya oradan da Lüleburgaz'a sürdüm. Aslında yol planımda olmamasına rağmen saatin geldiğini düşündüğümden öğle yemeği için Lüleburgaz'da mola verdim ve sabah çok erken vardığım Tekirdağ'da yiyemediğim köfteyi Lüleburgaz'da yedim. Doğrusu çok da lezizdi köfteler.


Bu ninjanın burada işi ne?


Lüleburgaz'dan sonra Babaeski üzerinden hedef Kırklareli idi, bir başka hiç gitmediğim şehir.






Yol planıma neredeyse harfiyen uyarak planladığım saat olan 13.00'de Kırklareli'ne vardım.


    Karnım toktu ve köfteler çay istiyordu. Karakarga'yı şehrin merkezindeki çaybahçesinin yanına başka bir motorla hoşbeş etsin diye bırakıp hemen bir masaya kurulup çay söyledim. Kırklareli'nde fazlaca dolaşamadım doğrusu, zira daha Edirne vardı hedefte. Yalnız buraya dair de izlenimim yine insanların sıcak tavırları ve modernliği oldu.




   Avrupaya yaklaştığınızı belli ediyordu sanki Trakya şehirleri size. Bir dahaki sefere daha uzun gelmek üzere yine şehir merkezinde motorumla küçük bir tur atıp bir Taksici Abi'den tavsiyeyle köy yolları üzerinden Edirne'ye yola çıktım. Ve o yolun güzelliği ve verdiği sürüş keyfinin tadı damağımda kaldı. Bu keyifli yolun zaman zaman durup fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmiyordum tabii.






O harika sürüş esnasında minik bir mola yapıp Karakarga'yı da pozladım.







Keyifle sürdüğüm bu yoldan sonra Edirne'ye giriş yaptım. Ve hemen klasik tabela pozunu tarihe geçirdim.
    Edirne'ye daha ilk girişte bile büyük ve tarihi bir şehre geldiğini anlıyor insan. Şehrin girişinden itibaren pek çok tarihi yapıya rastlıyorsunuz.
    Bu arada daha şehrin dış kısmındayken uzaktan bütün ihtişamıyla görünen Selimiye Camii'nden de gözünüzü alamıyorsunuz.




    Öyle bir yere yapmış ki Koca Sinan eserini, adeta şehrin üstüne bir azamet sembolü gibi oturmuş Selimiye. Zaten bu yolculukta en çok görmeyi istediğim yer, belki de yolculuğun nihai amacı da Selimiye'ydi benim için. Açıkçası, tamamen Mimar Sinan'a ve eserlerine duyduğum hayranlıktan.

    Öncelikle Üç Şerefeli Camii'nin karşısındaki han'ın arka tarafında bulduğum yere motorumu park ediyorum. Sonra da Selimiye'yi keşfetmek için yürümeye başlıyorum, ama tam karşımda duran üç şerefeli camii'den de bir kaç poz almamak olmazdı tabii ve onu da resmettim emektar makinamla.




Üç Şerefeli Camii...
Ardından hedefim Selimiye...


Sonrasında Koca Sinan'ı arkasına aldığı muhteşem eseriyle kadrajlıyorum.







    Oradan da, daha bunca uzağındayken bile insanı inanılmaz etkileyen Selimiye'yi pozlamaya başlıyorum, utanmasam elimdeki iki makara filmide içine bile girmeden bitireceğim, ama kendime hakim olmaya çalışıyorum.





Ve gerçekten de içerideki harikalara da poz bıraktığıma pişman etmiyor Selimiye beni.











    Sadece Selimiye'si için bile, bir kez de olsa gelip görmeye değecek bir şehir Edirne, bunu rahatlıkla söyleyebilirim, ki daha neleri var içinde, benim gördüğümün dışında biliyorum. Onlara da başka zaman gelmek lazım diyerek fotoğraflamayı sürdürüyorum Mimar Sinan'ın bu ihtişam ve azamet sembolü harikasını.










    İçeride ziyaret edenler olduğu kadar ibadet edenler de var. İnsan gördüğünün karşısında hayran kalıyor, kendisini bir karınca kadar küçük hissediyor. Zaten koskoca Dünya'da birer karınca kadar küçük değil miyiz aslında.





    Hangimiz daha büyük ki diğerinden, birimizi diğerinden daha üstün kılan şey ne? Para mı? Şan, şöhret mi? Edindiği ama mezara götüremeyeceği mal, mülk mü? Kısacası dostlar hacet görmeye gittiğimizde hepimizden aynı ifrazat çıkmıyor mu? Nedir insanın insana ettikleri? Nedir bu caka, fiyaka, birinin diğerini hor görmesi?









    Bedenimdeki tatlı yorgunluk ve kafamdaki bin düşünce ile bir süre oturup kalıyorum Selimiye'nin içinde. Burada dinlendiriyorum kendimi. Ve neyseki kimi yerlerde rastladığım gibi burada kendisini ilahi güce benden daha yakın hissedip de, beni hor gören ve sadece kılık kıyafetime ya da sakalımın şekline bakarak "senin burada ne işin var?" diye bakan gözler yok. İçerideki o muhteşem sanatı tarihe geçirmek, kişisel tarihime de, işte ben bunu da yaptım dedirtecek fotoğrafları çekmemi engelleyecek kimse de yok. Ne güzel.


    İnsanın daha uzun oturası geliyor. Ama vaktim fazla değil. Tekrar gelmek üzere hareketlerimi özellikle ağırlaştırarak çıkıyorum dışarıya. Sonra avludan da bir kaç kare fotoğraf alıyorum.





Avlunun dışında bir kaç masadan oluşan ve sanırım vakıf mülkü olan bir kafede bir çay molası daha veriyorum.




    Ve nihayet o çay molasında kendimi de fotoğraflamayı başarıyorum, etrafımda oturanların ne yapıyor bu adam dercesine garip bakışları arasında, ben de garip çıkmışım doğrusu.




    Ardından Karakarga'nın yanına gidiyorum. Artık yola çıkmak lazım. Şehir çıkışında depoyu fulledikten sonra tam planladığım gibi 17.00 gibi şehirden ayrılıyorum.

    Dönüş yolum için otobana girmem gerekiyor. Bu arada Edirne - İstanbul otobanında da ilk kez sürmüş oldum. Rahatlıkla söyleyebilirm ki şimdiye kadar sürdüğüm en güzel otobanlardan biri. Hem yeşili bol hem virajı. Bu sürüşün büyük kısmı karanlıkta olsa bile yine de zevkli geçti doğrusu.

    Otoban sürüşünün ilk kilometrelerinde son bir poz kotarır mıyım diyerek Karakarga'yı günbatımında pozluyorum.



    Sonrası biraz yorucu ve giderek tek düzeleşen bir gece yolculuğuna dönüşse de verdiğim çay molalarında içtiğim taze çaylarla renklenen bir otoban sürüşü oluyor.

    İstanbul'da gişelere az kala inceden bir yağmur başlıyor ve onunla birlikte trafik de tabii. Yorgunluğumu ve ıslak zemini dikkate alarak hızımı oldukça düşürüyorum. Bu sayede sorunsuzca çıkıyorum otobandan ve şehire giriyorum.

    Tam da planladığım gibi akşam saat 21:30'da evimin kapısından içeri giriyorum. Bedenim fazlasıyla yorgun olsa da ruhum müthiş bir tatmin ve başarının verdiği haz duygusu içinde duşun yolunu tutuyorum.


Çağrı "Cloud" Ö.

12.11.2008 Rumeli Seferi
(İstanbul, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, İstanbul = 625km)


Devam edecek... 

 Sonraki Yazı: Motosiklet Özgürlük Tutkusudur
Önceki Yazı: 7.EMOK Motofest Sürüşü


EDİT: Edirne'ye yıllar sonra geçen yıl yeniden gittik alilemle, oradan derlediğim kısa bir videoda MotoHayat'tan gelsin:





NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!