Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


Hyosung GV250 Aquila etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hyosung GV250 Aquila etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2009 Pazar

İkinci Motora Erken Veda


    Hyosung GV250 Aquila ile aşağı yukarı 6 ay ve 2200 kilometrelik bir dönem geçirdikten sonra satmaya karar verdim. Motorun devasa sorunları yoktu, ama ben aldıktan kısa bir süre sonra distribütörü değişti. Bu değişim dönemine kadar da (belki benim aldığım motora mahsustu) motorda sürüşü de etkileyen bir takım rahatsız edici sorunlar yaşadım. Yanı sıra servis ücretlerindeki ve servisler arasındaki dengesizlikler beni 6 ayın sonunda cruiser sevdasından vazgeçirmeye yetti. Bir taraftan da kullanım amacım ve kişisel motosikletçi yapım düşünülürse benim motorum öyle zırt pırt kromaj parlatacak, iki de bir cila atılması gerekecek bir alet olmamalı diye düşünmeye başlamıştım. Bahsettiğim gibi ilk motorum bana öyle rahatlık yaşatmıştı ki, kapımın önüne bırakmaktan tutun da fazlaca - kromajı olmadığından - zırt pırt temizleme ve parlatma derdinin olmayışına kadar tam bir rahatlıktı. Oysa bir cruiser'ı cüssesi ve fiyatı yüzünden kapımın önüne bırakmak istemedim ve otopark ücreti ödemek zorunda kaldım. Aynı zamanda sık sık da temizlemek, parlatmak ve cilalamak zorundaydım. Ve bu dönemde anladım ki ben motoruma binip sürmek istiyorum, cilala parlat yapsam bile bunun çok fazla vaktimi almasını istemiyordum doğrusu. Fiziksel yapımın uyumsuzluğunu da ekleyince fıtık olmadan ve daha fazla soğumadan motoru satmaya karar verdim. Zaten ikinci el aldığım için fazlaca zarar etmeden satmayı da başardım.

    Doğrusu görüntüsünün güzelliği ve onunla doğru düzgün bir uzun yol bile yapamamış olmam satarken içimde birazcık burukluk yaşatmadı dersem yalan olur. Ancak anladım ki bu yanlış bir tercihti ve neyseki yanlıştan erken ve zararsız dönmeyi başarmıştım.

    Aquila'mı kendisinin ilk motoru olacak bir arkadaşa sattım. Hatta satıştan sonra tıpkı bana eski sahibinin getirdiği gibi evine de ben götürüp bıraktım. Satın alan arkadaş ortanın altında boyuyla aslında tam da bu motorun yapısına uygun özellikler taşıyordu. Ama şahsen ben 28 beygir, 165 kg bir cruiser'ı ilk motor olarak almadığıma hala pişman değilim. Aslında ikinci motor olarak almış olduğuma da pişmanlık duymadım. Zira sürekli içimde ukte olarak kalacak olan cruiser deneyimini kısa da olsa yaşamış oldum ve uzun dönemde benim bir cruiserla rahat edemeyeceğimin farkına vardım. Cruiser'lar için içimdeki sevgide ise pek bir azalma olmadı doğrusu. Sadece ikinci cruiserımı alışımı emeklilik dönemlerime bıraktım. Hayat bana o kadar ömür verirse belki daha yaşlandığım zaman yeni bir cruiser satın alırım. Ama önümüzdeki dönemlerde naked ve enduro tarzı motorlar arasında seçimler yapmayı düşünüyorum doğrusu.
    Kişisel kanaatim Türkiye'nin yolları için de, en uygun motorlar enduro ve naked tarz motorlardır. Hatta bu konuda enduro bir numara olarak tek geçilebilir. Keşke fiyat olarak da biraz daha uygun olsalardı.

    Ve cruiser maceram kırkambarıma yeni deneyimleri ekleyerek bu şekilde sona ermiş oldu.



                                                 (Aquila'yı aldığım gün, evimin önünde. Rüzgar gibi geçti desek yeri var.)


Devam edecek... 

 Sonraki Yazı: Neden Sürüş Eğitimi Almalıyız?
Önceki Yazı: Kış ortasında Kemerburgaz

Kış Ortasında Kemerburgaz (Gezi raporu)

    Bir önceki yazıda bahsettiğim gezi raporunu aşağıya aktarıyorum. Hyosung GV250 Aquila ile yaptığım belki ilk ve tek akılda kalıcı gezi idi diyebilirim.



Kış Ortasında Kemerburgaz

     Geçen gün havanın da elverişli olmasını fırsat bilip yine İstanbul'un yakın yerlerine bir kısa tur yaptım motorumla. Aslında nihai hedefim Kemerburgaz'dı. İlk fotoğraf durağımsa Sarıyer Mehmet Akif civarındaki bu harika yol oldu.

 Ve sonra fırsatını bulduğum güzellikleri fotoğrafladım. Günün ilk su kemeri bir yol ayrımında.


Ben o tabelalardan Orman Fakültesi, Kilyos yazanını takip ettim.

























Aslında amacım Kemerburgaz'dı ama küçük bir yolu şaşırmaca sonucunda kendimi Demirciköy'de buldum, bunu pek sorun etmedim çünkü vaktim vardı nasılsa, bilmediğim bir yeri daha görürüm dedim. Yani yine yolun götürdüğü yere gitti motorum.

















Demirciköy'ü geçtikten sonra bu çitin başında kısa bir mola daha verdim, burada mini bir göl vardı, arkada ise Karadeniz görünüyordu.


Ve bendeniz paraşütçü edasıyla poz veriyorum kendi objektifime.
Oradan devamla Sarıyer yönüne doğru yol aldım, farkında değildim ama tamamen tesadüfi olarak gidiyordum.
Ve bir ara başımı sağıma çevirince aşağıdaki kafeyi gördüm geri geldim ve burada bir çay molası verdim.


Kafe Sarıyer sırtlarından boğaza hakim ve sırayla bir kaç tane böyle kafe var burada. Kafedeki amca beni çok hoş karşıladı, siftahı benle yapacakmış, biraz lafladık. Bir gün gelmeniz lazım buraya zira bu manzara mutlaka görülmeli. Giderken amcaya çay ne kadar dedim, siftah senden bereket allahtan ne verirsen dedi. Olmaz dedim neyse onu vereyim. Bu manzara eşliğinde büyük çay için 2 lira verdim.


Daha sonra yönümü yine tersine çevirerek Kilyos'a uğradım. Kendi kendime İstanbul'da ne çok yakın yere gitmemişim ben diye hayıflanıyorum bir taraftan, diğer taraftan da hayıflanma bak motosikletin sayesinde artık gidiyorsun diyorum, yüzümde bir tebessüm.


Motorumu park yapılmaz tabelasının tam önüne park ettiğimi fotoğraf çekerken fark ettim. Neyseki burada in cin top oynuyor, ceza yemeyeceğim.


Solar Beach'i de gördükten sonra geri dönüp Kemerburgaz'a yol aldım.


Yolda bir kemer daha ve benim gibi bir çok motorcu var. Ben motosikletle bu tip yollarda seyehati çok seviyorum, ağaçlar arasında düşük hızda.


Ve nihayet Kemerburgaz'dayım ve o müthiş kemer karşımda. Solumdaki alışveriş merkezinde köfte piyaz yemeyi de ihmal etmiyorum ödül olarak.
Gerçi böyle bir yerde hem de Kemermall ismiyle bir alışveriş merkezini hangi akla hizmet açmışlar üstelik de tarihi su kemerine bunca yakın yerde demekten de kendimi alamadım. Şehirden kaçıyorsun ama yine o şehirde fazlasıyla mevcut olan tüketim merkezlerinden birine rastlıyorsun. Ne olurdu şunun yerinde bir kır lokantası olsaydı da demedim değil hani. Bu memleketi ne zaman tamamen bitirebileceğiz sizce?




Ve son pozlardan birini motosikletim veriyor tarihle bütünleşircesine, hani geçen gün bir arkadaş at o 1945 model motoru demişti ya tam da Ona inat.


Son kareye ise gezimin hedefi Kemerburgaz'a adını veren su kemeri imzasını atıyor. Kısa günün karıymışçasına kırkambarımda.



Herkese keyifli sürüşler dilerken, bir başka gezi raporunda buluşmak üzere diyorum.

Cloud.
02.02.2008 Kemerburgaz Sürüşü.



Devam Edecek... 

Sonraki Yazı: İkinci Motora Erken Veda
Önceki Yazı: Cruiser'la Cruising)

Cruiser'la cruising ?



    Yeni cruiser motosikletimle sonbahardan kışa geçişimize rağmen yaza kadar tecrübe edinmek amacıyla gezinmelere başladım hemen tabii. İlk motosikletime göre epeyce farklılık ihtiva ediyordu elbette. Bu farkların en önemlisi oturuş pozisyonu idi. Bir cruiser'da ayaklarınız oturduğunuz yerin ilerisinde olduğu için belinize daha fazla yük biner. Gidon da daha yukarıda ve geniş olduğu için kollar birazcık daha açık ve yukarıda kalır. Benim gibi uzun boylu bir adam için ise en önemli problem motorun yere fazlasıyla yakın oluşu ve duracak kadar yavaşladığımda bacaklarımı yere koyma durumlarında rahatsızlık hissediyor oluşum oldu. Bunu ilk zamanlar anlayamamış olsam da özellikle artçılı sürüşlerde ve aşırı dur kalklı sıkışık trafikte bir süre sonra bacaklarım kasıklardan rahatsız etmeye başladı. Ayrıca daha önceden forumlarda ve bazı cruiser deneyimi yaşamış arkadaşlardan duymuş olduğum, bu tür motosikletlerin frenajının çok iyi olmadığı yolundaki söylentinin birazcık doğru olduğunu öğrenmiş oldum. Motor 165 kilo idi ve özellikle iki kişi ile biraz hız yaparsanız durmanız gerektiğinde sanki duramayacakmış gibi davranış sergiliyordu. Şüphesiz bu hissiyatta benim cbf150'nin 150 cc motoruna rağmen gayet başarılı frenajının etkisinde kalmış olmam da yatıyordu.



   Çok açık söylemem gerekirse çocukluğumdan bu yana hayranı olduğum cruiserların aslında benim fiziki yapımla çok da uyumlu motosikletler olmadığını düşünmeye başladım. Şayet boyum 1.85 değil de 1.70 filan olsaydı, daha kısa bacaklarla bu alette çok daha rahat edebilirdim. Ama Aquila'mla her sıkışık trafikte ve dur kalkta giderek benim yapımın yüksek seleli bir enduro ya da hiç değilse bir naked motosiklete daha uygun olduğuna karar vermeye başladım. 85 cm yükseklikte bir sele ile bacaklarımı rahatça dizden fazlaca kırmadan aşağıya uzatmak kim bilir ne büyük rahatlık olurdu. (Halen bindiğim YBR125'imin 75 cm sele yüksekliği bile zaman zaman kısa gelir bana)

    Anatomik yapımın - özellikle uzun bacaklarımın - cruiser konusunda beni hayal kırıklığına uğratacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Ama öyle oldu. Benim gibi ileriye dönük uzun uzun yol planları yapan bir adamın motosikleti kesinlikle bir cruiser ya da chopper olmamalıydı, Aquila en azından bunu anlamamı sağlamış oldu.

    Gelelim sürüş kısmına. Virajlarda motor uzun boyu ve rake açısıyla ısrarla virajın dışına doğru çıkmak istiyordu ve adeta bana "Benimle virajlara fazla hızlı girmesen iyi olur dostum" diyordu. Zamanla ustaların bahsettiği viraj çizgisini kaybederseniz dizinizle motorun eski çizgisine dönmesine yardımcı olun" sözünün ne demek olduğunu anlamaya başlamış oldum. Yeni motor yeni deneyimler demekti ve bir anlamda iyi de oluyordu doğrusu. Motorun titreşimi de bir cruiser'a göre az olsa da belli devirlerde ve hızlarda aynalardan arkayı seçemeyecek hale gelecek kadar fazlaydı. Doğrusu cbf150'nin neredeyse sıfıra yakın (ki ben hiç aynalarda titreşim görmedim 7300 km boyunca) titreşiminden sonra bu durum da canımı sıkmaya başlamıştı.
Pekiyi de bu motorun hiç iyi yanı yok muydu?, vardı tabii, bir kere fazlasıyla dengeliydi, neredeyse duracak kadar yavaş süratlerde bile ayaklarınızı yere koymayacağınız kadar dengeli idi. Güçlü idi, iki kişi ile bile sanki tek başınıza kullanıyormuşsunuz gibi rahat sürüyordunuz. Kısa mesafelerde bacaklarınızı ileri uzattığınız için biraz daha rahattı. (Uzun mesafe hiç denemediğim için sallamayayım, ama yarım saatin üstündeki sürüşlerde özellikle sırtımı ağrıtıyordu)

    Motosikletin kişisel olarak benim tespit ettiğim sürüşe yönelik sorunlarının yanı sıra servis ağı, o dönemki distribütörünün ilgisizliği ve düşündüğümden çok daha pahalıya gelen masrafları beni kısa zamanda ne yazık ki hayal kırıklığına uğrattı. Bunlara ve kış mevsimine rağmen 6 ay 2200 km kadar kullandım. Bu esnada yine İstanbul civarında bazı geziler de yaptım. Bunlardan en akılda kalıcı olanı sanırım Kemerburgaz gezimdi. Sonraki yazı da o gezinin raporunu aktaracağım.

    Daha önce de bahsettiğim gibi motosiklete yeni başlayacak biri için ilk motosikletin önemi büyük. Ben ilk motosiklet olarak cbf150 yerine Aquila'yla başlasaydım benim için tatsız bir deneyim olacaktı diye düşünüyorum. Tabii şu da var, belki de Aquila ile başlasaydım, cbf150'nin rahatlığını bilmediğim için bu cruiser bana çok rahat gelebilirdi. Ama ilk motosiklet olarak Honda cbf150 gibi kendisinden beklenmeyecek kadar sorunsuz ve rahat bir motora binince bundan sonraki motorlarınızda da o rahatlığı ve sorunsuzluğu arıyorsunuz doğrusu. Bir de kişisel olarak ben, motosikletin sorunlarına değil de bana yaşatacağı güzelliklere odaklanmak isteyen bir sürücü olduğum için, servislerde çokça vakit geçirmek istemeyen biriyimdir. Motosikletim periyodik bakımlar dışında servise uğratmazsa beni ne ala diye düşünürüm hep. Ve ne yazık ki Hyosung ile 2200 km'de uğradığım servis sayısı cbf150'nin neredeyse 2 katı oldu diyebilirim. Şüphesiz bunda benim motosikletimin sorunsuzluğu konusunda biraz fazla titizlenmemin de etkisi vardır. Ancak dediğim gibi ilk kez motosiklet alacaksanız tipine, süsüne aldırmayın ve o dönem piyasadaki en sorunsuz marka ve modele odaklanın derim. Çünkü ilk motosiklet (kastım vitesli motosiklettir, skutırlar ayrı bir kategori bana göre) size motosikletli yaşamınızın geleceği hakkında çok fazla veri sunacaktır emin olun.


Devam edecek... 

 Sonraki Yazı: Kış Ortasında Kemerburgaz
Önceki Yazı: Yeni Bir Heyecan İkinci Motosiklet





8 Ağustos 2009 Cumartesi

Yeni Bir Heyecan, İkinci Motosiklet

  
 
    
    Honda cbf150'yi sattığım gün, zaten bir kaç gün önceden görüşmesini yaptığım ikinci motosikletimi gidip yakından görmek istedim. Hemen sahibi ile randevulaştık. Aynı akşam motoru görmeye gittim. Bu, Kore'nin motorcular arasında bilinen bir markası olan Hyosung GV250 Aquila idi. Aquila 250cc sınıfına göre yüksek beygir gücü (28 HP) ve sağlamlığı ile dikkat çekiyordu. Aslında ilk motosiklet olarak epeyce yeşillendiğim bir makina idi ama o dönem için fiyatı bana epeyce yüksek gelmişti. Sonradan edindiğim tecrübelerle de zaten tür olarak aslında motosiklete başlangıç için ideal bir model olmadığını anlamıştım. İkinci motor olaraksa benim taa çocukluğumdan gelen klasik motosiklet hastalığıma iyi bir ilaç gibi görünüyordu doğrusu. Eskiden beri motosiklet denildiğinde aklıma ilk olarak custom - cruiser tipi motorlar gelmiştir hep. Beni en çok heyecanlandıran motosikletler hala onlardır ne yalan söyleyeyim.


    O akşam motoru gördüğümde henüz 1600 kilometredeki bu pırıl pırıl parlayan ve gürül gürül gürleyen demir ata hayran oldum desem yeridir. Burada benim klasik motor sevdamın büyük etkisi vardı şüphesiz. (Zira kazın ayağının öyle olmadığını sonradan anlayacaktım, buna ileride değineceğim)
    Sahibi ile her konuda anlaştık ve motoru o akşam satın almaya karar verip kapora bıraktım. Bir kaç gün içinde de işlemlerini hallettik ve eski sahibi bir Pazar sabahı motoru getirip teslim etti. Eşim motoru yakından görünce en az benim kadar heyecana kapıldı. "İşte bu!" dediğini hala hatırlarım. Eşim henüz kahvaltı hazırlarken ben hemen kıyafetlerimi giyip kahvaltı hazır olana kadar yeni motorumu kısa bir sürüşle denemeye karar verdim. İlk kez bir cruiser kullanacaktım ve epeyce heyecanlıydım. Kaskımı taktım, montumu, eldivenlerimi giydim ve marşa bastım. Duyduğum ses tork'un ve gücün sesiydi. 11 beygirlik Honda'dan sonra ondan 17 beygir daha güçlü olan 28 beygirlik Hyosung'un gücünü altımda hissetmek değişik bir duygu idi. Ağır ağır kalktım ve mahalleden çıktım. İlk izlenimim üzerime yönelen bakışlardı. Sanırım insanların cruiser'a biniyor olmalarının sebeplerinden birisi de bu ilgi çekiciliktir. Cbf150'de kafasını bile çevirmeyenler şimdi sıkışık trafikte ve ışıklarda durduğumda motorumu ve beni inceliyorlardı. Ne yalan söyleyeyim birazcık havaya girmedim değil hani. Sonbahar güneşinin altında pırıl pırıl parlayan kromlarıyla ve gürültülü sesi ile V - Twin bir çift silindir kullanmak güzeldi.
    Kafamda onunla yapacağım uzun yolları planlamaya başlamıştım bile. Eve döndüğümde yepyeni bir oyuncağa sahip olmuş çocuk gibi hissediyordum ve hemen tekrar selesine oturmak için can atıyordum.

İşte ikinci motorum Hyosung GV250 Aquila'dan bir kaç poz.













































Devam edecek... 

Sonraki Yazı: Cruiserla Cruising?
Önceki Yazı: Motosikletli Sabahlara Uyanmak





Motosikletli Sabahlara Uyanmak!




    Motosiklet Macerama devam ederken arada yine eskilerden bir yazı aktaralım... 2007 yılından bir başka heyecanlı yazım.


Motosikletli Sabahlara Uyanmak!

     Bu sabah içimde tarif edemediğim bir heyecanla uyandım yine. Tarif edemiyorum çünkü bunun tarifi yapılamaz diye düşünüyorum. Ya da ben yapamıyorum belki de. Bu tarifsiz duygunun adı “motosiklet tutkusu” ve sadece motosiklet kullananlar bilir bu duyguyu. Hatta ve hatta motosiklet kullanmak da yetmez bu duyguyu anlamaya, motosikletle arasında ciddi bir bağ oluşmuş olanlar anlar ancak. Motosiklet kullanmaya başladıktan sonra hayatımın bunca önemli bir parçasını teşkil edeceğini düşünmemiştim doğrusu. Bilemiyorum belki de hayatımın en çetrefilli döneminde, en çok tutunacak dal aradığım döneminde çıkageldi motosiklet. Ne kadar da iyi etti hayatıma girmekle, ne kadar da iyi ettim onu tam da böyle bir dönemde hayatıma sokmakla. Bu sabahlara böyle uyanıyor olmak ne kadar da güzel oluyormuş. İnsanı insan yapan şeylerden biri de sanırım tutku. Hayatınızda tutkuyu kaybettiğiniz zaman o hayat çekilmez olmaya başlıyor. Zaten hayatın çekilmez ve tutkusuz olması için de milyonlarca neden var ne acı ki günümüz dünyasında. Bana da tam öyle olmaya başlamıştı işte. Yavaş yavaş hayata dair umutlarımı yitirmeye başlamıştım. Elle tutulur, gözle görülür bir çok şeyden vazgeçmeye, zevk almamaya başlamıştım. İnsanın insana yaptıklarını, dahası insanın kendisine yaptıklarını gördükçe, kutu gibi evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde ve hatta park ve bahçelerde nasıl da robotik bir yaşam sürdüğümüzü fark ettikçe daha çok battığımı hissetmeye başlamıştım. Tüm bu olan bitenin üstüne bir de içime işleyen dev bir darbe yemiştim. Olan bitene anlam vermeye çaba göstermekten vazgeçmiş, tutunacak bir dal, tek bir dal ararken, taa çocukluk günlerimden bir şeyler koptu geldi ve bana telkinde bulundu sanki. Her şeye rağmen içimdeki ölmeyen çocuk, elimdeki üç beş kuruşla son bir oyuncak almamı söylüyordu bana. Oyuncaksız bıraktığımız için yaşamlarımızı bunca tükeniyorduk belki de. Hani çocukluk günlerimizin o elimizden bırakmadığımız tutkuyla sevdiğimiz oyuncakları? Neyse ki onlardan bir kaçı hala evimin baş köşesinde duruyordu. Ama içimdeki o çocuk yeni ve farklı aslında içimde ona yönelik duyguları hep beslediğim oyuncağı, o makineyi, motosikleti almamı söylüyordu ısrarla. En ummadığım zamanda, neredeyse tüm hayatımda hep yaptığım gibi bir anda gittim ve buluştum onunla. Bir motosiklet aldım. Aman ben ne yaptım! demeye kalmadı ki binli kilometreleri devirmiştim bile.
     Hiç ısınamadığım otomobil kabininden sonra, bisikleti andıran bu motorlu iki tekerli taşıt bana inanılmaz şeyler yaşatmaya başladı. Üzerine “Motorcu Olmak”la ilgili yazılar döşenmeye başladım. Ben onu sevdikçe o da bana tatmadığım duygular yaşatmaya başladı. Kaçış planlarıma ortak oldu, meğerse benden çok daha teşneymiş kaçıp gitmeye. Onun ruhunda varmış meğerse kaçmak. Bu beni daha da çok bağladı ona. Gittiğim yerlerde fazla durmamamı söylüyordu sanki, daha gidilecek çok yolun var yetişmek için menzile dercesine. Her seferinde yine kürkçü dükkanına, evime döndürmesini de bildi beni. Bütün yolculukların aslında en güzel anının eve, sevdiklerimize dönmek olduğunu hatırlattı kaç sefer. Her defasında eve dönmenin asıl tadını ise şimdilerde daha iyi anlıyorum. Neymiş biliyor musunuz dostlar? Motosikletli sabahlara uyanmakmış. Her sabah uyandığınızda kapınızın önünde daha gidilecek çok yolunuzun olduğunu hatırlatması imiş motosikletinizin size. Umut, Nietzsche’ye rağmen güzel bir şeydir dedirten şeymiş motosiklet ve Nietzshe’yi de yanınıza alarak yollara düşmekmiş. Belki de büyük filozof bugün yaşasaydı altında kükreyen bir cruiserla Zerdüşt’ün buyruklarını hepimize anlatmak için yollarda olacaktı kim bilir.
     Motosikletli sabahlara uyanmak, aslında ilk fırsatta kaçabileceğinizi hatırlamakmış. Kafanızdaki kaçış planını hep ama hep hazırda tutmakmış.
     Motosikletli sabahlara uyanmayı çok seviyorum.

Çağrı “Cloud” Ö.
Ağustos 2007, Kadıköy.

























Devam edecek...

Sonraki Yazı: Yeni Bir heyecan, İkinci Motosiklet
Önceki Yazı: İlk Gözağrıma Veda

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!