Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


motohayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
motohayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2020 Çarşamba

ELVEDA

Nitelikten çok niceliğin önemli hale geldiği günümüzde, mazruf değil zarf önemli artık. Benim ise mazruflarımı koyacak allı pullu zarflarım yok ne yazık ki hala...
 

   
   Muhtemelen ve yeniden devasa bir hevese kapılmazsam bu yazı bloğun son yazısı olacak. Zaten birkaç paylaşımdır “ufak ufak artık dükkanı kapatsam mı?” demeye başlamıştım. İyiden iyiye keyfim de kaçık bu aralar, korona virüsler, ekonomik bunalımlar, motosiklet, pazar, market uçan fiyatlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, magandalar, mafyalar, ahlaksızlar, inanç simsarları, aymazlar, düzenbazlar, hainler, şeref haysiyet yoksunu olup kendini en şerefli gibi gösterenler, adilikte sınır tanımayıp en dürüst adamı oynayanlar, güce tapınanlar, güçsüzü adamdan saymayanlar, parayı bulunca adam olduğunu sananlar, para için adam satanlar, insana da hayvana da eziyet eden insan olamamış mahlukatlar, aynaya hiç bakmayanlar, dünyayı kendi etrafında dönüyor sananlar, en acısı da üzerine çoktan karlar yağmış olan güvendiğimiz dağlar, daha sayamadığım bilumum çirkeflik, yozluk, yobazlık, bazı şeyleri yazmayı, anlatmayı epeyce anlamsız kılmaya başlamıştı benim için son zamanlarda. Blogda da epeydir youtube kanalındaki videoları paylaşır olmuştum. Hatta “reklam yapıp gideyim” diye yazdım geçenlerde, o yazıda henüz net değildi kararım, sonrasında “son bir” deyip İhtarname çektiğimde bile çok netleşmemişti kafam, ama artık nokta koyma zamanıdır sanırım. Boşa diretmenin de bir yerden sonra anlamı yok.
   
   125, 250 cc motosiklet bile, şundan kısa bir süre önce otomobil alabildiğimiz rakamlara çıkmışken, motosikleti keyif için yazıp çizmek, anlatmak, hatta sürmek bu memlekette ne kadar anlamlıdır artık? Benim için artık zevksiz, tatsız, anlamsız bir hal aldı orası kesin gibi. Son aldığım motorumu bile scooter olarak seçtim, ki sadece ulaşımımı sağlıyor. (Son üç motorum neredeyse tamamen sadece ulaşımımı sağlıyor zaten.) Motor kullanmaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum, hele hele İstanbul’da yaşadıkça büyük kolaylık sağlıyor, ama çokça anlamlı gelmeyen hobi, zevk ya da keyif paylaşımlarını bitiriyorum artık. Ne içimden gidip bir motosikleti test etmek geçiyor, ne de açıp motosiklete dair bir şeyleri okumak, izlemek, takip etmek. Ha, sanmayın ki başka şeylerde bu durum farklı, genel olarak memleketimin hali gibi bir haleti ruhiye içindeyim. Benim için uzun zamandır otomobil de, motosiklet de sadece birer ulaşım aracı, ki otomobil zaten baştan beri öyleydi, motosiklet de giderek o hale geldi.  Fabrikasyon herhangi bir ulaşım aracına tapınmayı zaten baştan beri kabul etmedim, etmeyeceğim de. Motosiklete de otomobile de gereksiz anlamlar yüklediğimizi ve gereksiz önemli bir yere koyduğumuzu düşünüyorum, ben de yaptım. Ama dünyada yaşamak bunca acımasızken, bu gibi şeyleri öncelik sıralamamda artık çok ama çok aşağılara koymuş vaziyetteyim. Bundan sonra da önceliğim olacaklarını pek sanmıyorum. Sadece birer araç hepsi bu.
   
   Motosiklet dediğin de neticede bir ulaşım aracı işte, hele hele benim gibi bu işe ayırabileceğiniz bütçe de kısıtlı ise bunu bir keyif ve baş hobiniz yapmaya debelenmek epeyce bir boşa çaba haline geliyor zaman içinde. (Ki maddi gücünüz de buna yetmiyor zaten. Hoş yetip yapanlara da şaşarak bakıyorum, gücüm olsa da hobim olmayacak bir araç artık benim için.)
    
   Kişisel olarak zaten çokça uğraşmış olsam da, artık serviste periyodik bakımını yaptırıp işe gidip gelmek dışında motosikletin bilumum tantanasıyla da uğraşma arzum pek kalmadı. Belki de yaşın artık elliye bir kalmış olmasının da bunda etkisi var, bilemiyorum. “Hayat gailesinde çok daha önemli gereksinimler, çok daha hayati konular varken motosiklet de ne ola ki bunların yanında?!” deyip durur oldum. Korona virüsün en patlamış olduğu dönemde, motosiklet sitelerinde depo üstü çanta derdine düşüp, konu başlığı açabilen insanlara hayretle bakar oldum. Şu ana kadar 6000’e (yazı ile altı bin, ki o da resmi rakam, hala kanıtsız) yakın insan hayatını kaybetmiş durumda iken benim motosiklet derdinde olmam, başka bir derdimin olmaması filan, en azından benim yapabileceğim iş değildir. Hayat akıp gidiyor, ama ben sadece kişisel kazanımlarına odaklanıp gerisi tufan diyenlerden değilim, huyum kurusun, genetik mirasımın da neticesi bu biliyorum; belki de bu yüzden babam abilerinden önce kanser olup öldü, belki de bu yüzden o şiir defterlerini doldurdu, belki ben de bu mirası devraldığım için, onlarca deftere, bu gibi mecralara yazdım çizdim. Sanırım bu bir genetik miras, belki de kimilerine göre lanet. Bilemiyorum, artık çokça umursamıyorum da…
   Kaldı ki şu an itibariyle memlekette Dolar 7 tl, Euro 8 küsur tl, altının gramı 460 tl iken, otomobil, motosiklet, elektronik gibi bilumum ithal malın fiyatı eskinin 3, belki 4 katına çıkmışken, daha şurada 2015’de 51 bin tl'ye aldığım sıfır otomobilimin, bugünkü sıfır fiyatı üç katına çıkmışken, ne motosikleti, ne hobisi, ne yazısı, anlatması alla sen.(Dünyanın en uzun cümlesi bu değil, onu girişte saydırırken kurdum sanırım. J  )
    Buna rağmen youtube kanalını çok sık olmasa da kullanmaya devam edip video paylaşacağım, ama orada da konu sadece motosiklet olmayacak, o yüzden adı Fayda-sız, hayattan da bahsedeceğim. Ki belki de zamanla hayata dair daha fazla bahis olacak. Ama orayı da nadasa bırakma kararındayım bir süre, en azından motosiklet videoları anlamında. Nitelikten çok niceliğin önemli hale geldiği günümüzde, mazruf değil zarf önemli artık. Benim ise mazruflarımı koyacak allı, pullu zarflarım yok ne yazık ki hala...
   
   Velhasılı kelam, yazmayı, uzun uzun yazmayı seven biri olarak artık bitireyim, bitireceğim için de uzun uzun yazıyorum ya zaten.
   Daha önce de dediğim gibi blogu kapatıp gitmiyorum, blogger yaşadıkça bu blog da hiç paylaşım yapmasam da duracak. Kim bilir belki bir gün yeniden paylaşım da yaparım. Ama fırsat buldukça o işi youtube’a bırakacağım.
   Sık sık yazar, söylerim, uzun yazınca (zaten okumayan milletin çocukları olarak) hiç okunmuyor, uzun video bile izlenmiyor. Gerek memleket, gerekse tüm dünyada acayip zamanlardan geçiyoruz. Bilgi, teknoloji arttıkça, sanki paralel olarak bilgisizlik, yozluk, cehalet ve utanmazca cehalete övgü de artıyor. Böyle olunca suya yazı yazmak gibi oluyor amatörce yapılan her bir şey, tıpkı benim amatör bloğum ya da youtube kanalım gibi.
   
   Her şeye rağmen bu bir kırgınlık, küsüp gitme yazısı değildir, evet bir vedadır ama kim bilir belki bir gün geri dönüş kapısı da açık bırakılan bir veda. 10.yıl yazısında yazmıştım yineleyeyim, bugüne kadar bu mecraya gelip, okumuş, izlemiş, beğenmiş beğenmemiş ama buraya bir hit bırakmış herkese bin teşekkür. Birilerine bir kırıntı faydam olduysa ne mutlu, ben de buralarda debelenirken çok şey öğrendim. Hem yazma arzumu tatmin ettim, hem eğlendim, hem bilgilendim.
   
   Ama artık zamanıdır vedanın…
   
   Hoşça kalın! Nice Yollara!
   
   Kusurum olduysa affola!

  Çağrı Ö.

NOT: Her son yeni bir başlangıç değildir, bazen son, sadece sondur.



10 Temmuz 2020 Cuma

REKLAM YAPIP GİDEYİM. (Yazın Beni yoğa gayri)

 

   Bir süredir bir youtube kanalım var, orada at koşturmayı deniyorum, bu sebeple blog'a da eskisi gibi yazı yazmak yerine oradaki videoları anlatan yazı ya da bildirimler ekliyorum. Blogda çokça yazmama kararındayım, zira bunca yılda yazdıklarım çok az ilgi gördü, okumayı sevmiyoruz, sebepleri bilumum ama pek çok yerde girdim, derin derin girmeyeyim o konuya. Zaten 10 yılı aşkındır bu kanalda motosiklet mevzusu üstüne söyleyebileceğim pek çok şeyi de söyledim.
   Bir arşiv niteliğinde devam edecek tabii burası, zaman zaman yine yazacağım da, ama muhtemelen çok daha az olacak bu yazma işi. Bu bir küskünlük filan da değil, o niyetle yazmıyorum bu satırları, sadece artık bu işlere eski hevesim pek yok gibi, hem de okumak yerine izlemeyi tercih eden bir dünyadayız (ne yazık ki) ben de sıklıkla olmasa da bu hevesimi video yapmaya çalışarak gidereceğim.

   Artık beni Moto&Hayat youtube kanalından takip edebilirsiniz. Dediğim gibi gerekli gördükçe bloga yine yazacağım, ama sürekli bu mecradan kanala eklediğim videoların reklamını yapmak tatsızlığı yerine, sizleri direkt oraya yönlendireyim dedim. Bir süre böyle, sonrasına bakacağım... (Ki kanala da kısa zamanda çokça video yükledim, orada da biraz nadas durumu olacak, suya yazı yazmadığımı anlarsam belki devam edeceğim, şu salgın durumları da biraz geçerse youtube'a daha fazla yoğunlaşmak azmindeyim.)

Takip eden herkese selamlar.

Nice Yollara

Çağrı Ö.


NOT: Şuraya bir kaç da şarkı bırakayım, bazı şeyleri benden iyi anlatıyorlar babalar :)














23 Mayıs 2020 Cumartesi

XMAX'I DONATTIM / KORUMA DEMİRİ, SİSSY BAR, RÜZGAR KORUMA TAKTIM.


YAMAHA XMAX 250'Mİ FULL AKSESUAR DONATTIM.

Tabii ki MotoHayat M.M.E. youtube kanalımda da videolu anlattım. Meraklısı için her zamanki gibi ilk göz ağrım bloguma da koymadan edemedim. GP Kompozit Koruma demiri Transmotor Sissy bar GP Kompozit Bacak rüzgar koruma taktım. Neden yan sanayi aksesuarlar aldım? Montajı ve fiyat bilgisi hakkında detaylı ve yorumlu bir videodur.

Bu arada motorumda ilk aldığımda taktığım, egsoz koruma demiri, fiberglass arka grenaj korumaları da mevcut. Videoda az çok onlar da görünüyor.


BEĞENEN NAÇİZ KANALIMA ABONE OLSUN!
BEĞENMEYENİN DE CANI SAĞ OLSUN!

25 Ocak 2020 Cumartesi

7 ADIMDA DEPREME HAZIR OLMAK - mutlaka izle.


Elazığ'da askerliğimin bir bölümünü geçirmiştim. Depremi duyunca çok üzüldüm. Marmara Depreminde ise ailemin evi çöktü, eşim ve ben depremzede ailelerdeniz. Bu videoyu görünce paylaşmayı görev bildim. Siz de paylaşın, herkes bilinçlensin.
Memleketimize geçmiş olsun, hayatını kaybedenlerin yakınlarına sabır ve baş sağlığı dilerim. Yaralılara acil şifalar.

13 Ocak 2020 Pazartesi

AOKIGAHARA ORMANI YA DA AĞAÇLAR DENİZİ'NİN HİKAYESİ / Konu Dışı

MotoHayat youtube kanalımda yayınladığım bir başka motosiklet üstü hikaye, The Sea Of Trees ya da Aokigahara Ormanı'nın hikayesi.
BEĞENEN KANALIMA ABONE OLSUN!
BEĞENMEYENİN DE CANI SAĞ OLSUN! :)

7 Ekim 2019 Pazartesi

SİNYAL NE YANA DÜŞER USTA? (video)

   Trafikte hepimizin yakındığı sinyal kolunu unutanlar, hiç kullanmayanlar, hatalı kullananlar hakkında youtube kanalımda ben de bir kaç kelam eyledim, üstelik çekim esnasında tesadüfen bir de trafik kuralını ihlal eden ticari araç sürücüsü görüntüledim.
Sinyal kolunun ne olduğunu bilmeyenler, bilip de kullanmayanlar izler umarım, izleyenler izlemeyenlere izletsin diyeyim. :))
Zor ama umarım bir gün bu memlekette herkes trafikte akıllı hareket edebilir.


30 Eylül 2019 Pazartesi

V Weekend Motoring 2019 Etkinliğine katıldık.

Pazar günü Intercity İstanbul Park'da V Weekend Motoring 2019 Etkinliğine katıldık. Çokça beğendiğimizi söyleyemem. Giriş ücretsizdi ama otopark 20 tl. İçeride yeme içme de fahiş fiyattan. Ayrıca otopark'a o parayı vermeyenler için yürüme mesafesi biraz fazla ama sonradan öğrendik ki, giriş kapılarında shuttle minibüsler işliyor, neyse ki dönüşte bindik de, çocukla filan iyice rezil olmadan aracımıza ulaştık.
Yine de bir günü değişik geçirmek için gitmek isteyene gitme diyemeyiz. Kısaca gezdik gördük, biz bi daha gider miyiz? Hayır gitmeyiz. Birazcık zengin işi festival kısacası. Gidemeyenler üzülmesin devasa bi kayıp değil. :)) Meraklısı için de bu video ile paylaşalım dedik, kaçırdım diye üzülmeyin sıkıştırılmış videomuzu izleyin😉
Beğenirseniz bi çıtır aboneliğinizi alalım, yok beğenmezseniz de canınız sağ olsun, bi abonelik sizden kıymetli değil.😊

17 Eylül 2019 Salı

MotoHayat

    Merhaba.
    Bu yıl bu bloğun 10.yılı, kutlama yazısını takip edenler okumuştur.
    Son yıllarda eskisi kadar faal olmadığımı, çokça yazmadığımı da eskiden takip edenler farkediyordur.
    Gerçekten de son zamanlarda neredeyse sanal aleme harcadığım zamanın (ki bu çok kısıtlı bir zaman hala) tamamını youtube kanalıma ayırarak geçiriyorum. Youtube kanalımın adı en başta bloğun adıyla aynıydı, sonra baktım ben sadece motosikletten bahsedersem sıkılacağım, motosiklet ve deneyimler yaptım, ama baktım ki hala orada kocaman motosiklet yazıyor, oysa ben hem motosikletten hem de hayatın her alanından aklıma estikçe paylaşımlarda bulunma hevesindeyim, bu sebeple son olarak (ve umarım kalıcı olarak) kanal ismini değiştirdim, artık youtube kanalımın adı:  MotoHayat
    MotoHayat dememin sebebi, hem motosikletten hem de hayattan bahsedecek olmamdır, o sebeple kanala Motosiklet Üstü Hikayeler diye bir dizi koydum, motosiklet selesinden ama motosiklet dışı hikayeler anlatmaya çabalayacağım çünkü. O sebeple Gezdik Gördük diye bir bölüm var mesela, motosikletsiz gezilerden ufak ufak paylaşımlar koymak için. Belki daha ileride, hani işi biraz daha amatörlükten çıkarabilirsem, oturup kamera karşısında bir şeyler de anlatabilirim ama sanırım daha o aşamaya gelene dek çoook ekmek yemem lazım. Hep dediğim gibi amatörce ve acemice denemelerle ilerliyorum, içeriği dolu tutmaya çalışacağım, saçma sapan boş muhabbet yapmamaya özen göstereceğim. Umarım beceririm.

    Bundan böyle bu blogdaki paylaşımlarımın da geneli kanaldakilerle koşut olacak gibi.
    Bu sebeple buradan da duyurmadan edemedim. Daha önce de değindiğim gibi youtube'da şimdilik sadece amatörce bir şeyler yapmayı deniyorum, takip eder beğenirseniz, kimbilir belki abone filan da olursanız, benim de heves ve azmim sürerse devam ederim, beğenmeyenin de canı sağ olsun.

    Gelsin bakalım MotoHayat, hayata ve motosiklete dair benim bakış açımdan paylaşımlarla yürüyelim...

Nice Yollara.


21 Ağustos 2009 Cuma

Olmaması Gerekenleri Oldurmamak


Eskilerden devam....


Olmaması Gerekenleri Oldurmamak












    

   Hayat akıp gidiyor demiştin ya bana.
Gerçekten de hayat akıp gidiyor ve dolayısıyla da kaçıp gidiyor. Baktım kaçıyor yakalayayım diye bir motosiklet aldım ben de, şu ara onunla uğraşıyorum. Rüzgara savurmayı öğreniyorum, Easy Rider nasıl olunur onun peşindeyim, henüz aldığım altımdaki motor buna o kadar müsaade etmese de ilerisi için uçma deneyimi sağlıyor bana, ileride bir Shadow'un üstünde gölgemi gördüğümde belki ben de bir Mardi Grass'a olmasa bile Sakarya Nehrinin kıyısına giderim Gölgenin üstünde. Bunları yaparken sen de yanımda olmak ister misin? Dinle o zaman nasıl olmalı olması gerekeni anlatayım sana.
    Hayat zor iş, yaşamak da öyle. Ne yaparsan yap hep bir şeyler eksik kalacak, hayatın eksiğini tamamlamak imkansız, günü yakalamanın peşindeyim, bu aralar Honda'm azıcık da olsa bunu başarmamı sağlıyor, 150cc motoruyla. Küçümseme sakın daha çokça pişeceğim onunla. Senin de niyetin bozuk bu işte biliyorum, gönlün var bir motosiklette, belki de aldın bile…


    Aklımdan neler neler geçiyor, ama düşüncelerimi hayata geçirmeye kalksam, memleket yerinden oynar. Tüm bozulmamışlıkları bozmak, tüm tabuları yıkmak, tüm kisvelerin altındaki hinoğlu hinlerin maskesini düşürmek var aklımda. Zor... Çoook zor.
Ne olacaksa olsun gülüm diyen şaire inat, olmaması gerekenleri oldurmamaya çabalamak lazım. Yine fazla mı abarttım acaba? Bir başka diyardan, zihin tünellerinden yazıyorum da sana...Uçuyor muyum birazcık satırlarım da acaba?
    Olmaması gerekenleri oldurmamak dedim ya, belki hayatın genelinde bunu yapabilmemiz kişisel olarak mümkün değil ama, baş koyduğumuz bazı konularda neden olmasın. Motosiklete biniyoruz ya inadına, işte onun için oldurmamaya, gerçekleşmemesine çabalamamız gerekenler var. Nedir onlar bilir misin? En başta geleni ayakta kalabilmektir. Yani yol üzerinde iki tekerinin de yere basmasıdır motosikletinin, tıpkı düşüncelerinin de olması gerektiği gibi. O an orada olmalısın yani, zor zanaat anlayacağın. Ama biraz çabalayınca olmayacak iş de değil hani. Hani baktığın yere gidiyor ya motosiklet, sen hep doğru yerlere dik gözlerini, gerçekten gitmeyi istediğin yere gitsin motorun. Tamam bulutları seyretmek, geçtiğin köprünün altındaki suyu daha yakından görebilmek de hakkın, o zaman ne yapacaksın, çekeceksin küheylanını yol kenarına, adam gibi gidip bakacaksın. Yoldaysan yoldasındır, zihnini başka şeyle çokça meşgul etme, rüzgarın sesini, sana söylediği şarkıyı dinle, ama kaptırma kendini çokça, ninniye dönüşmesin kulağında o şarkı ki uyuma yolda, yoksa bakmadığın yerlere de gider bu meret, unutma.


    Yaşamayı seviyorsun değil mi, öyle olmasa motora binmezdin, hayatın tadına bakmak için yollara düşmezdin. O zaman da daha fazla tat alabilmek için daha uzun süre motosiklete binmek lazım gelir. E bunun için de önce kendini tehlikelere karşı korumalısın işte, deponu fullediğin gibi kıyafetini de full yap. Bu halde de düşmeme garantin yok belki motorundan ama, en azından o düşüşü küçük yaralarla atlatma şansın var hiç değilse. Yani yapman gereken şey yola çıkmadan önce nasıl motorunu kontrol edip bakımını yapıyorsan, kendini de kontrol edeceksin. Tüm bunlara rağmen yolda sana tacizde bulunacak dahili ve harici düşmanların da olacaktır. Fırlayacak bir lastik kancası kaskından içeri girmesin ya da şaşkın bir arı sorti yapmasın yüzüne diye vizörünü kapalı tut dememe gerek var mı sence? Yoksa aynalarının ayarı iyi değil mi? O zaman arkandaki azgın otomobili nasıl alt edeceksin şerit değiştirerek. Sinirlenmemelisin işte kıçının dibine girdi diye. Bunlar da kontrol etmen gerekenler, yani sağlam sinirlerin olacak birader motosiklet işinde.
    Dedim ya zor zanaatmiş motosiklet, ama korkma zoru başardıkça da o kadar zevkli hale gelecek. Vazgeçilmezin olacak. Herkes kafesler içinde bunalırken sen esen rüzgarı hissedeceksin. İmrenecekler sana aslında ama hep kıskanarak “tu kaka” edecekler motosikletini. Vazgeçirmeye çalışacaklar. İçlerinde hep “nasıl bir duygu olduğunu merakla” da olsa kötü sözler edecekler onun hakkında. Aldırma. Olması gerekenler olur nasılsa, ama olmaması gerekenleri de sakın oldurma, kimseye arkandan saç baş yoldurma.


    Hayat zaten bir yarış hızında sürerken, sen motorunu o kadar hızlı sürmesen de olur aslında, keyif alabilmek için hız değil ruh gerekli unutma. Pervane de ışığın etrafında yeterince hızla döner ama pervaneliğinin bile farkında değildir bilir misin, sen pervane olma ışık ol gittiğin yolda kendi kendine.


    Unutma kaza geliyorum der aslında, sen bunun farkına varamazsın o başka. Var o halde farkında olarak sürmenin farkına. Her şeyin farkında olarak yaşamaktan daha kolay bu, bir dost tavsiyesi sana.


    Evet hayat akıp gidiyor, yakalayayım diye bir motosiklet aldım sanki bir küheylan sıfatında. Senin de var dostum biliyorum, işte bunu bildiğimden dil döktüm yukarıdaki satırlarda sana.
    Çoğunluğun anlayamadığı bir tercih yapmışlar arasında olsak da, devam etmeliyiz yola. Yolun tadına varmak içinse sık sık hatırlatmalıyız belki de birbirimize “Olmaması Gerekeneleri Oldurmamayı”


Çağrı “Cloud” Ö.
2006’da yarım kalmış bir yazı, 2008’de tamamlandı.


Devam edecek... 

 Sonraki Yazı: Yaz Geliyor İşte
Önceki Yazı: Bugün Benim Doğum Günüm)


Ormanda Yol ikiye Ayrılıyordu, Ben Az Gidileni Seçtim.


    Deneyim deneyim deyip duruyorum ya, işte gerçekten deneyim denecek bir başka macera.


ORMANDA YOL İKİYE AYRILIYORDU, BEN AZ GİDİLENİ SEÇTİM...

"Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben
Daha az katedilmiş olanı seçtim,
Ve
bütün ayrımı yaratan da buydu."

Robert Frost


     Aylardan Ağustos. Hava sıcak, bir süredir işteki yoğunluk, tatilsizlik ve başka bir takım hayat gaileleriyle boğulmuş durumdaydım. Ve o gün izinliydim. İzinliyken bir süredir yaptığım kısa şehiriçi motosiklet gezilerimi yapamıyordum. Bunda bir takım ekonomik sebepler de vardı, belki yavaş yavaş motosikleti benimsemeye, hayatımın bir parçası yapmış olmaya başlayışım da. Neredeyse bakkala bile onunla gidip geliyordum ve nedense uzun yol olmayacaksa şehir içi eskisi kadar benzin yakmaya değer gelmemeye başlamıştı. Ama izin günümde iş yerinden gelen rahatsız edici bir telefon aslında pek de aklımda yokken beni yola attı, yola vurdum daha doğrusu, rahatlamaya. Beni sağaltan, terapi eden şeye motosikletime koştum. Nereye gitmeli? Çok çabuk varmayayım, çok da uzak olmasın.
     Kadıköy'den Rumeli Feneri, hiç de fena bir mesafe gibi görünmedi gözüme. Çabucak hazırlandım, öğleden sonra attım kendimi yola. Klasik Boğaz Köprüsü geçişinden sonra Maslak, oradan İstinye, Tarabya ve Bebek'den hemen önce bir kısa mola. Neyseki yanıma fotoğraf makinası da almıştım, ki siz buna rağmen bu raporda epeyce bir yazı okuyacaksınız.

     Şu aşağıdaki fotoğrafı çekerken daha başıma nelerin geleceğinin çokça farkında değildim, hiç özenmeden sadece fotoğraf çekmiş olmak için çektiğimi de itiraf etmeden geçemeyeceğim doğrusu.



     Ama yine de bu raporun büyük kısmı ormanda, dağda taşta geçtiğinden bu fotoğraflar da fena sayılmaz. Dağ taş ne alaka, Rumeli Feneri'ne gidiyorsun birader, diyenler olabilir. Aslında haklıdırlar da. Ama benim gibi bildiği yolu değilde, merak ettiği yolu seçen bir adam için Rumeli Feneri'ne giderken değme enduro parkularına taş çıkartacak bir yol bulmak garipsenmemeli. Yine de bunca garip bir deneyim yaşayacağımı bilmiyordum doğrusu.
     Rumeli Kavağı'na geldiğimde iç kısımda Fener yolunda bir çeşme vardı orada biraz soluklandım. Zaten ne olduysa bu noktadan sonra oldu.
     Motorumun çeşme başındaki yönünün tam tersine dönerek arkamdaki köyün içinden yukarı çıkmaya karar verdim. Oysaki bildiğim yol, herkesin gittiği o harika ağaçlıklı virajlı köy yoluydu. Hadi dedim bu kez kestirmeden gideyim, sanki o kestirmeyi daha önce kullanmışçasına. Yolun Fenere gittiğinden bile emin değildim.
Henüz asfalttayken son fotoğraf karesi aşağıdaki oldu.

     Ve dehşetengiz maceranın başladığı kare ise aşağıdaki. Köyün içinden yukarı doğru hiç sapmadan devam edince yol bir yerde bitti. Daha doğrusu ikiye ayrıldı. Sağ taraf biraz bozuk bir asfalt ve yokuşla Bilmemkim Malikanesine gidiyor. Hatta tabela da vardı "Bu yol Fenere gitmez, Bilmemkim Malikanesine gider" diye. Oysa benim niyetim o sağdaki yolu tırmanmaktı, ki çok da mantıklı duruyordu. Ama Rumeli Feneri'ne gitmediğine göre ya bu noktadan geri, bildiğim yola dönecektim ya da fotoğraftaki bu patikaya girecektim. Ki aşağıdaki fotoğraftaki yolun başlangıcı gözüme hiç de fena gelmedi, en azından motosiklet geçecek kadar genişti ve toprak da olsa yoldu işte.


Tabi kazın ayağının öyle olmadığını yavaştan hissetmeye başladım yolu tırmandıkça.



    Belli bir noktada yukarıdan bir genç kız ve biraz gerisinden bir delikanlı geliyordu, şaşırdım, burası hemen hemen dağın başı, daha doğrusu başlangıcı. Bunlar burada ne arıyor?
Yaklaştığımda delikanlının kan ter ve telaş içindeki yüzü ne aradıklarını bana az buçuk anlattı. Doğayla bütünleşiyorlardı sanırım , ama benim Karakarga'nın sesiyle telaşlanmış olmalılar.
     Neyse, durumu çaktırmadan, çocuğa "Bu yol Rumeli Feneri Yoluna, asfalta çıkar mı?" dedim. Çocuk biraz telaş ve şaşkınlıkla "Abi çıkar ama daha çok yol var" dedi. "Neyse, bu kadar geldim devam edeyim" deyip gazı açtım tekrar. Çocuğun yüzündeki endişe aslında benim onları yakalamış olmamın endişesi değildi, bunu sonradan, yol ilerledikçe, daha doğrusu ilerlemedikçe anlayacaktım.



     Giderek daralan yol, zaman zaman bir keçi yoluna dönüşüyordu, bazen sadece motosikletin geçeceği kadar daralıyordu, ki zemin toprak, taş, bazen çimen, sağ sol dikenler, ara sıra batıyorlar koluma bacağıma.
Aklıma bir an "Yahu napıyorum ben, geri dönsem mi acaba? Bu yol nereye gidecek böyle" düşüncesi gelse de, yolun hala geçit veriyor oluşu ve ara ara genişlemesi, devam etmemi sağladı.

Bu esnada erkekliğe pislik sürmemek adına verdiğim poz. Henüz yeterince yorulmamış ve endişelenmemişken.

     Bu fotoğrafı çektikten kısa bir süre sonra karşıma bu kayalık ve yokuş çıkınca, artık bazı kararları vermek için ciddi düşünme vaktim gelmişti. Ya bu kayalarla debelenecektim ya da zaten debelenerek geldiğim yolu geri dönecektim.

     Motoru zor zahmet yan ayağa aldım, sağıma soluma dikenler batarak motordan kalkıp, yürüyerek yukarıya doğru çıktım. Bir süre sonra kayalık bitiyor gibi görünüyordu. Bir elli metre kadar yürüdüm ileriye. "Bu kadar geldim, devam edeyim" dedim içimden ve motorun başına geçip bastım kontağa. Verdiğim kararın doğruluğu tartışılır tabii. Oralarda motosiklet bozulsa, lastiği filan patlasa, ilk arayacağım arkadaşımın beni bulabilmesi bile saatler alırdı herhalde. Ama insan böyle durumlarda adrenalinden olsa gerek, aklına kötü şeyleri değil, herşeyin iyi olacağı yönündeki düşünceleri getiriyor. Bastım gaza. Kayalarda sağa sola savrularak çıkmaya başladım, ki son anda birden toprağa değen arka teker kaydı. Motoru bıraktım, zaten tutacak gücüm de kalmamıştı.

     Önce biraz endişelenir gibi oldum, umarım yeniden çalışır derken içimden, bir taraftan da pilinin bittiği sinyalini veren makinamla fotoğraflıyorum bu anı. İşin komiği - belki size komik değil de garip gelebilir - tüm bunlar olurken kulağımdaki müzikçalarda Lenny Kravitz "Fly Away" i söylüyor. Şimdi uçacan kayalardan aşağı tam Fly Away olacan diyorum gülerek ve o noktadan sonra kulağımdaki müziği kapatıyorum. İş ciddiye bindi ya...)
     Kısa bir süre dinlendim orada, motor yerde yatarken. Saate baktım, çok geç değil, hala öğleden sonra Hadi dedim gayret, kaldır şu motoru devam. Bu bu kadar kolay olmadı tabi, motoru kaldırdım ama arka teker öyle bir yerde duruyor ki, hemen sağı bir kaç santim ötesi ark. Eğer çalıştırırda, hemen gazlayamazsam motor da ben de arka düşeriz.
     Neyseki arka freni bırakmadan durumu biraz debelenerek kurtardım, bu esnada kolum, bacağım biraz dikenlere garkoldu tabii..
     Bu arada bu yeşillikler içinde aklıma birden Kene Tehlikesi geldi. Eh be oğlum, bir de kene ısırırsa tam boyladın eşşek cennetini diyorum , bir taraftan gülüyorum yüksek sesle hem de, diğer taraftan, diken batmalarını keneye yoruyorum habire. Aklıma ormanda geçen türlü çeşitli korku filmi geliyor. Şimdi kocaayak çıkacak önüne, şimdi şehir eşkiyaları önüne atlayacak filan diye kendimi motive ediyorum olumlu anlamda.
     Hepsini geçtim, benim bildiğim Rumeli Feneri etrafı askeri bölge, şayet oraya yaklaştıysam, ayvayı tam yedim, direk vuracaklar popomdan.



     Kimi zaman inanılmaz zevk alıyorum bu deli sürüşünden, kimi zaman şimdi başıma bişey gelecek diye tırsıyorum. Derken nihayet biraz olsun düze çıktım. Ki ne çıkmak. Gerçekten çektiğim fotoğraflar gittiğim yolun en iyi yerleriymiş, öyle debelendim ki o debelendiğim yerlerde fotoğraf çekmeyi bile akıl edemedim, bir an evvel geçeyim diye. Kimi zaman yolu kaybettim, döndüm baktım az önce geçtiğim yerdeyim. Aynı tepeyi çember biçiminde dolaşmışım resmen.

Nihayet biraz soluklanacak bir düz ve genişçe yola çıkyorum.
Önümdeki görüntü şu.

Arkamda ise bıraktığım yokuşlar.

Ve yolun henüz başlarındayken eğlencelik pozlar veren adamın o noktadaki hali.


Demek az gidilen yolu seçersin haa, oh olsun sana diyorum.

Tepeye tırmandıkça deniz görünüyor, ama ilginçtir sağımda olması gereken deniz solumda. Tanrım nerdeyim ben, alacakaranlık kuşağına motosikletimle mi girdim nedir?


     Tepenin neredeyse sonuna kadar tırmandığımda minik bir platoda otlayan büyükbaş hayvanları görüyorum. "hah, işte sanırım yaklaştım, tırman oğlum, durma diyorum"
Bütün bunlar olurken altımdaki YBR125 sanki dünya umurunda değilmişçesine tırmanmaya devam ediyor, ne bir hararet, ne bir sıkıntı, keçi mübarek keçi.
     Tepenin son kısmına doğru dikenli teller çıkıyor karşıma. Geçit yok, teller ardında ileride bir çiftlik evi var, çamaşırlar asılmış, "demek ki medeniyete yaklaştım" diyorum ama bu noktada yol bitiyor (Demek ki medeniyet yolun bittiği yermiş diyorum bu kez Aristo mantığıyla ).
Sanırım bu evin diğer tarafı Rumeli Feneri yoluna yakın, ama benim buradaki tellerden geçip yola çıkmam imkansız. Çaresiz geri dönüyorum ve çıktığım yolun aslında yoldan ziyade hani şu orman yangınlarının yayılmaması için, ormanın ortasına açılan yolumsulardan olduğunu anlıyorum. Zira öyle kayalık ve dik yokuş ki, yol olması imkansız gibi. O yokuşun düzleşen bir yerinde düşmeden düze geldim deyip duruyorum. Fotoğraf makinasının pilleri sinyali artırdı.

Çok büyük iş beceren kahraman şövalye, peh peh peh.

Zaten aşağıdaki karede önümde inmek üzere olduğum yolu güzel anlatıyor, bu noktadan sonrası tamamen taş, toprak, enduro dışı bir aletle inmek zor gibi. "Ulen Karakarga bunu da beni sırtından atmadan inersen sana helal olsun" diyorum.

Ama iniyor, yavaştan yavaştan, beni mahçup etmiyor, ben umarım aşağı uçmayız derken.
Ve yine yokuşun hafiften düzelen bir yerinde soluklanıyoruz ikimiz de.




Manzara güzel, ama bende hala aşağıya doğru ineceğim dik yokuşun endişesi var, hiç de belli etmiyorum canım...

     İşin garibi benim yukarıya doğru ve denizin tersi yönde gitmem gerekiyordu, ne işim var denize doğru diyorum. Sonradan anlıyorum ki daha önce geçtiğim yola geri dönmüşüm, yani tepenin birinin içinde çember çizmişim. Aynı yoldan yukarı çıkarken belli bir noktada yanından geçtiğim tünelimsi eğilmiş ağaçlardan oluşan geçidi hatırlıyorum ve onun hemen yanından daha önce geçerken farkına bile varmadığım yukarı doğru çıkan yola dönüyorum. Dikkat etmesem bu dönüş tam sağ arkamda kaldığı için yine göremeyecektim. Yani dön baba dönelimle ömrümü tüketecektim az kalsın o tepede...
     Oradan yukarıya doğru bir ara öylesine dik ve kayalık bir yokuşa denk geliyorum ki, sağ ayağım dengesizlik yüzünden arka frenden kayıyor ve ön frende işe yaramayınca motorla beraber geri geri bir kaç metre kayıyoruz. "Az kaldı şimdi düşeceğiz" derken soğukkanlılıkla ayağımla arka freni yeniden bulduruyorum ve hemen vitesi düşürüp gaza asılarak ok gibi kayalık yoldan yukarıya fırlıyorum. Bu kez çıkıyoruz. Bir süre sonra yolda bira şişeleri, bir kırık sandalye görüyorum, "hah diyorum işte tek dişi kalmış canavarın belirtileri"
Az sonra da ufukta asfalt görünüyor. Saatime bakmak aklıma geliyor, neredeyse bir saattir asfaltı bulacağım diye debelenmişim.

Asfalta çıktığım noktadaki tabela adeta bana ders verir nitelikte..

Ve fotoğrafın sağ tarafındaki yokuşa dikkatinizi çekiyorum, az önce orayı tırmandım. Ve tam bir saattir oralarda debelenmişim. Vah ki ne vah!

     Asfalta çıkınca farkediyorum ki, bugüne kadarki kısacık motorculuğumun en önemli enduro deneyimi ve macerasını yaşamış bulunuyorum.(Aldığım tüm motosiklet ve hayatta kalma eğitimlerine şükrediyorum)
Ve o maceranın ardından Karakarga ve benim halimiz.








Ama sırf şu fotoğrafı yakalamış olmak için bile bunca maceraya ve zahmete değdi diyorum kendi kendime.


Üstelik fotoğraf makinamın yanında taşıdığım yedek piller de şarj edilmemişmiş. Buna rağmen dinlendire dinlendire makinayı bu fotoğrafları pozlamayı başardım.

Ve asfata çıkmanın verdiği sevinçle bir süre o yol kenarında motoru ve kendimi soğuttuktan sonra açıyorum gazı yeniden.


Sonunda nihai hedefe varmak güzel.


Feneri değil Ceneviz Kalesini tercih ediyorum, fotoğraf çekmek için, ama bugün kabul günümüz, yolu bobiler kesmiş. "Aha, diyorum, şimdi işimiz gerçekten bitti. Sen onca ormanı aş, kayayı tırman, şimdi medeniyet içinde
bobilere kurban git."


Bir süre yol kenarında kontak kapalı bekliyorum, bobiler aynen fotoğraftaki gibi yolun ortasında, onlar da beni kesiyor. Yiğitliği elden bırakmayıp açıyorum kontağı, "En fazla yolun sağından uçarız mavi sulara", bunu da fazlasıyla hakettik zaten diyorum.  Ama bobiler sakince yolu açıyorlar, acımış olmalılar hali perişanıma.

Ve ikinci Ceneviz Kalesi fethine başlıyorum. Karakarga'nın üstünde.




Aslında bu birazcık yeldeğirmenlerine karşı Don Kişot pozu gibi. Zira Ceneviz Kalesinin de fethedilecek hali kalmamış, bende de pil bitmek üzere.




Maceranın iki kahramanı, yorgunluktan pek gülemiyorlar.




Rumeli Feneri ise nazlı bir gelin gibi Karadeniz'e işveye devam ediyor hala. Tıpkı geçen yıl bıraktığım noktadan devamla...




Geçen yıla atıfla bir de nostaljik efekt koyalım raporumuza.


     Ve her geçen gün iyiden iyiye yok olan Ceneviz Kalesi. Etrafı çöplerle dolu, eteklerinde mangalcı yurdum insanı alem yapıyor. Dev bir tarihi hiçe sayıyor mangal kömürleri. Mangal gibi yürekleriyle buraları fethedenleri ızgarada eritiyor mezemize katıyoruz adeta.













Çöpleri kadraj dışı tutmaya çalışarak fotoğraflamayı deniyorum kaleyi.





Keşke biraz daha eğitebilseydik halkımızı, keşke eğitim verecek insanlarımızı da yeterince iyi eğitici yapacak eğitimi verebilseydik. O zaman bu merdivenler daha çıkılabilir, bu manzaralar daha bakılabilir halde olabilirdi. Herşeye rağmen tarihin derinliklerinden kalanlar güzel geliyor göze, elde avuçta son kalanlar olsalar da.


Etraftaki arabaları, poşetleri kesip karelemeye çalışıyorum tarihi, tarihi gibi görünebilsin diye.

Ama insanoğlu çelişkileriyle var, o tarih içinde sonradan icat ettiğimiz teknolojik aletleri de görmek hoşumuza gidiyor, büyük zevk alıyoruz bundan. Şimdi kanlı canlıların değil, demir atların zamanı.



O esnada bir atlı daha geliyor ben misali kale surlarına. Muhtemelen benim gibi bir parkurdan değil asfalttan gelmiş buralara.


Bense kimbilir ne asfaltlar, ne dağlar taşlar aşacağım daha diyerek umutlanmadayım. Yol devam ediyor çünkü hala, üstelik ben henüz başlarında sayıyorum kendimi yolun...
Gidecek çok yol var yani bana...


   Dönüş yoluna geçerken, fotoğraf makinamın pilindeki son enerjiyle aynamda bir tarih kalıyor ve bu pozun ardından makinam kapanıyor.


Bense gazı açıyorum dönüş yoluna doğru.


Cloud
06 Ağustos 2008
İkinci Rumeli Feneri Sürüşü.
(Robert Frost'a saygıyla.)






Devam Edecek... 
 
 Sonraki Yazı: Bugün Benim Doğum Günüm
Önceki Yazı: Motosiklet Özgürlük Tutkusudur


NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!