Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


250cc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
250cc etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2017 Pazartesi

250 cc'ler aşkına 2 : KTM Duke 250 abs'yi denedim.

   AEA'nın ölüm haberiyle moralim bir hayli bozulmuşken artık bloğa yazmanın da çokça tadı yok gibi, ama Barkın olsaydı motosikletten de onun üzerine deneyim kazanmaya devam etmekten de vazgeçmezdi diyerek yazayım istedim. Zaten esasen kendime bir arşiv bu blog, o halde arşivi doldurmaya devam. Yine de bir kaç kelam etmeden geçmeyeceğim bu motosiklet ve risk mevzusunda, bir şeyler çiziktireceğim yakın zamanda.

   Gelelim mevzuya. Uzun zamandır KTM Duke 250 ABS'yi test etmek istiyordum, bir kaç kez spormoto'dan randevu almama rağmen iş güç yüzünden hep iptal etmek zorunda kalmıştım. Dün son kez randevu oluşturdum ve bu sabah gidip deneme şansı yakaladım. Baştan söyleyeyim bu bir test yazısı değildir sadece benim sürüşümden ve kısa süreli incelememden çıkardıklarımı anlatacağım. Profesyonel bir sürücü değilim, kendi çapımda daha ziyade "bu motor nasılmış, bana hitap ediyor mu alınır mı?" maksadıyla denedim ve deniyorum genellikle motosikletleri. Zaten genellikle almaya niyetlendiğim ya da gerçekten merak ettiğim motorları denedim hep şimdiye dek ama bilemiyorum belki bundan sonra işi biraz büyütüp alamayacağım ulaşamayacağım ciğerleri de deneyip tadına bakabilirim fırsat oldukça. (Fırsatlar çokça kolay elime geçmese de)

   Öncelikle xmax 250 bakarken, hani skutır işe gidip gelmek için daha iyi filan derken, nereden çıktı şimdi bu motosiklet inceleme işi onu anlatayım. Xmax'i kısacık sürmüştüm ve beğenmiştim, okuyanlar hatırlar. Ancak geçtiğimiz bir kaç gün içinde İstanbul'daki yol yapım çalışmalarının da katkısı ile öyle yerlere girip çıktım ki Geronimo ile, o bir kaç gün içinde "ben acaba motosikletten yani 250cc ve altı motosikletlerden vazgeçmemeli miyim acaba?" dedim durdum. Sonrasında vefatıyla birlikte izleyemediğim yayınlarını izlediğim AEA(anısına saygıyla) sayesinde önce Honda CRF250 Rally'yi, ardından da KTM Duke 250 ABS'yi merak eder oldum. Bilhassa Barkın'ın da çokça beğeniyle anlattı CRF250 Rally'yi meraka düştüm, çünkü tipi ve tarzı tam benim kesimimdi. Henüz onu test etme şansı bulamadım, bakalım haber bekliyorum. O esnada da KTM Duke 250'ye bi bakayım derken, bugünkü sürüş gerçekleşmiş oldu.

   Spormoto'daki randevuma biraz erken gittim, formları doldurup hoş beş ettikten sonra motosikleti getirdiler. Normalde 30 dk. olan sürüş süresini sanırım benden başka kimse olmadığı için 1 saate çıkarttılar ve dilediğin yerde sürebilirsin dediler. Ben de önce TEM'den Ataşehir istikametine, sonra sahil yolundan Bostancı ve Küçükyalı'ya uzandım, Bağdat Caddesi cehenneminden de geri döndüm. Aşağı yukarı 45 - 50 dk. civarında Duke 250'nin üzerindeydim.

İlk izlenim ve ufak teknik bilgiler:
   Duke'ün selesine oturduğum anda ilk izlenimim dışarıdan bakıp ellediğimde yumuşak gibi görünen selenin aslında hiç de öyle olmadığı oldu. Sele sanki oraya sonradan konmuş bir tabla gibi hissiyat verdi bana. Yani motosiklete binmiyor, üstünde oturuyorsunuz hissiydi bu. Bunu ilk binerken kendi motorumda da öyle sanıyordum ama meğerse benim Pulsar epeyce rahatmış bu konuda. Neyse o karşılaştırmayı sona saklayıp devam edeyim. Kısaca oturuş poziyonunun rahat olduğunu ne yazık ki söyleyemeyeceğim, açıkçası kendi motorumda gidon yükseltme vs. var ama onlar yokken bile Duke'ten daha rahattı diyebilirim, bu haliyle ise benim Geronimo transalp gibi geldi bana Duke'ten inince. Her neyse.
Ayak fren levyesi oldukça aşağıda, ilk anda "nerde lan bu arka fren?" dedim, meğer epey aşağıdaymış kerata. Dizlerimi depoya dayayıp sıkmak istediğimde - benim boyumun da etkisi ile - Duke neredeyse buna müsaade etmedi, dizliklerin de etkisi ile tam olarak depoyu kavrayamadım, kendimi biraz daha geri vereyim dedim, ı-ıh gene tam olmadı, benim boyum için bu motor küçük gibi geldi bana. (Benim boy ayakkabı ile 1.83cm civarı ve bacak boyum epey uzun vücudun geneline göre)


   Motorun korna ve sinyal düğmeleri aşağıda bir yerlerde, binmeden bakmazsanız ilk anda el yordamı ile bulmaya çalışıyorsunuz. Marş düğmesi ve kill switch ise daha yerli yerinde geldi bana. Bu arada marş düğmesi ve marşa basmak hakkında bilhassa yazayım, marşa basmak ve aletin marşı alışı muhteşem, düğmeye parmak ucuyla bir kez belli belirsiz dokunup bıraksanız bile marş anında alıyor ve motor çalışıyor. Motorda tamamen kapatılabilen abs sistemi var, aynı zamanda da kaydırmalı debriyaj sistemine sahip, euro4 normlarında egzos emisyonuna da sahip. Kaydırmalı debriyaj iyi çalışıyor vites geçişlerinde çatırtı çuturtu yok ve çok rahat yükseltip düşürülebiliyor. ABS'li frenler de gayet iyi iş görüyor zınk diye duruyor alet. Önde ve arkada disk var, ön diskte 4 piston kaliperli arkada ise tek piston kaliperli frenler var, gerçekten iyi iş görüyor gibi geldi bana.
Motoru çalıştırdığınız anda çok tatlı bir patırtıyla egzos sesi geliyor kulağa tok ve etkili bir ses bu. Aralara girince işe yarayacak cinsten ama çok da kafa şeetmeyecek bir ses bu.


Sürüşe dair:
   Motorun gaz tepkisi oldukça yüksek, yani gazı açtığınız anda size cevap veriyor Duke 250, bence bu konuda beklentileri fazlasıyla karşılıyor, ara hızlanmalarda anında uzuyor alet ve sıkıştığınız yerde size öyle bir tepkiyle cevap veriyor ki, pek çok acil durumda işinizi fazlasıyla görecek kadar iyi bir gaz tepkisi bu. Bağdat Caddesinde pek çok yerden sıyrılmamı sağladı. Motosiklet 147 Kg ağırlığa sahip ama bunu hissettirmiyor, çünkü öyle bir çıkışı ve gidişi var ki kuş gibi geliyor insana sürerken.
Motorun önünde bir siperlik v.s. olmadığı için maalesef hız arttıkça inanılmaz rüzgar yiyorsunuz, bilhassa benim gibi uzun boylu sürücüler için otobanda kaska sürekli tokat yemek pek keyif vermiyor. Bu alete bu rüzgarı kesecek oranda bir siperlik bulunur mu, varsa gerçekten işe yarar mı bilemiyorum. Ama benim gibi işe git gel ve şehir içinde iş gör diye sürecekler için pek de iş görecek gibi değil bu yapısıyla KTM.
   Hız denemesini fazlaca yapamadım, ama 4. viteste 80 km/hız civarında, 5.viteste 95km hız civarında kesiciye girip kırmızı lambayı yaktı Duke. 6. viteste ise TEM'de yolun bana müsaade ettiği hız 122 civarı oldu. Açıkçası o hıza da (günün rüzgarlı olmasının da etkisi ile) çokça rahat çıktığımı söyleyemem doğrusu. Ama kesiciye filan sokturamadım 6.viteste Duke'u. Yani uygun şartlarda daha giderim diyordu kerata.
   Bu arada 4 ve 5. viteslerde bilhassa 5. viteste hız ve devir arttıkça ayak peglerinde titreşimi hissedebiliyorsunuz çok azıcık da elciklere yansıyor ama aynalarda arkayı görememe gibi bir durum yok. Vitesi 6'ya atınca titreşim neredeyse yok denecek kadar ortadan kalkıyor.
   Motosikletin aynaları ilginç, oldukça küçük olmasına rağmen gidon genişliği fazla olduğu için arkayı gayet iyi gösteriyor. Yalnız yüksek devire çıkınca sol ayna gidona bağlı olan yerinden oynayıp gevşedi, bilmiyorum test motoru diye mi, yoksa titreşim mi etkiledi. Çok küçük ama iş gören aynaları var Duke 250'nin. Işıklarda kalkışı, ara gaz tepkileri beklentiye uygun, söylemiştim. Sıkışık trafikte rahatça aralardan kaçılabiliyor.


   Bu arada benim bu motorda bindikten çok kısa süre sonra gözlemleme şansı yakaladığım bir şey, ki benim gibi işe güce motorla gidenleri epeyce ilgilendirecektir, su birikintisinden ya da çamurdan geçince sırtınıza kadar çamur atıyor alet. Bindikten hemen sonra, çevre yoluna çıkmak için Hasanpaşa’nın ara sokaklarından birinde yol çalışması nedeniyle çamurla karışık suyun biriktiği bir sokaktan geçmek zorunda kaldım, çamur olmamak için oldukça yavaş geçmeme rağmen mola için durduğumda sırtıma kadar çamur olduğumu fark ettim, ki motorun artçı selesi de aynı durumdaydı. O esnada artçım olsa benden beter olacağı garanti idi. Bizim Pulsarlardaki arka tekerdeki o ekstra çamurluk gerçekten gerekli bir şeymiş demek ki.


Bence (Netice):
   Bu motosikletin benim gibi uzun boylu ve belli bir yaşı geçmiş ve motosiklette bir nebze konfor arayanların aleti olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Net olarak sportif bir kullanım sunan ve süpermoto, naked tadında bir yapısı var. Hani arkayı kaydırayım, teker yapayım, stuntman olacam ona çalışayım, uçayım kaçayım, eğleneyim diyecek ve bütçesi uygun, bu aleti kırarsa acımayacak, 30 yaş altı gencin motosikleti bu alet desem abartmış olmam. Uzun yolda - net söylüyorum -  yoracaktır. Uzun yola gidilmez mi? Gidilir tabii, ama öne siperlik ve belki bir gidon yükseltme aparatı ve hatta seleye de yumuşak bir yastık şart zannımca.



Geronimo bu işe ne diyor?(Pulsar NS150'den sonra Duke 250 alınır mı?)
   Açıkçası KTM Duke 250ABS ile  50 dk. civarı gazldıktan sonra o sürüş dinamikleri insanı kolay ele geçiriyormuş ve kendi motorum Bajaj Pulsar NS 150'ye geçince kendimi Transalp'e binmiş gibi hissettim, "benim motorum niye gazı açınca tepki vermiyor lan?" demedim değil hani. :)
Ama çok net söyleyeyim, Pulsar NS150 bilhassa sele konforu olarak ve gidon yükseltme aparatı da olduğu için direksiyon yüksekliği ve oturuş pozisyonu olarak KTM'den daha konforlu bir aletmiş ben bunu anladım. Ben Pulsar'ın arka fren levyesini aşağıda sanırdım, meğerse KTM'yi denemek lazımmış. Pulsarda oturuş pozisyonu çok daha dik, depo ve direksiyon (yükseltme aparatsız bile) daha yukarıda. Tabii ki KTM'nin gidişiyle, gaz tepkisi ve ara hızlanmasıyla, frenajıyla kıyaslanmaz, KTM malzeme kalitesi, gidişi gibi mevzularda bariz çok önde ama benim Pulsar'ın 150cc olduğunu da hatırlatayım. Ama KTM Duke 250'nin yüksek hızları çok ama çok kolay yapabileceği beklentisi ile sürecek olanlar aldanabilirler onu da söyleyeyim. Hız konusu benim için (evet oldukça rüzgarlıydı hava ama) biraz havada kaldı. Ama 250cc olmanın verdiği rahatlıkla benim NS150 ile çıktığım hızları çok daha rahat çıkıp gidebiliyor. Benim 250 cc'den esas beklentim olan "aynı hızları biraz daha yorulmadan yapsın" beklentisini karşılayacak bir alet bu.
   Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Ben bu aleti Pulsar NS 150'den sonra 2017 Temmuz itibariyle 20.000 tl. vererek alır mıyım? Çok net, 46 yaşında ve motosiklette bir nebze konfor ve işe güce gelirlik arayan, uzun yola da az buçuk daha yormadan gitsin diyen biri olarak ben, KTM Duke 250abs'yi almam. Bu motosiklet benim profilimdeki motosikletçilere gelmez. Alınıp kısa sürede pişman edebilir. Giderek anlıyorum ki, benim enduro, dual purpose tarzı aletleri tercih etmem şart. Bu sebeple en kısa zamanda Honda CRF 250 Rally'yi de test edip yazmaya çalışacağım. Evet pek çok yönden insanı kışkırtan, üstüne binip gaz açınca eğlendiren ve çılgınlık yapmaya çok müsait bir alet Duke 250. Ama ben o kadar çılgın mıyım? Bak şimdi düşününce hani şöyle bir uzun yol endurom olsa, hani yeterince işletme masrafına param da olsa, her şeye rağmen arada sırada delikanlılık çağıma kaçış yapmak için bir tane Duke alır mıydım, alabilirdim ne yalan söyleyeyim, kışkırtıcı bir alet. Ama işe gidip gelmeye, sürekli tepesinde olmaya çok müsait bir yapısı yok bence.

   Çok uzattım, buraya kadar okuduysanız teşekkürler.
Herkes gönlündeki motora kavuşsun, gazlar açılsın, çiçekler açsın, böcekler uçsun, yollar aşılsın veee perdeee.... Aman diyim çok ama çok dikkatli sürün, İkarus sendromuna yakalanmadan, her sürüşte ilk kez biniyormuş kadar temkinli ama yıllardır sürüyormuş kadar da kontrollü sürmeye çalışın.

   Nice yollara.



NOT: Bu motosikletle ilgili detaylı teknik verilere spormoto'nun sitesinden ulaşabilirsiniz.






25 Nisan 2012 Çarşamba

İstanbul'un en şanslı insanları

    Hafta sonu. Eşimin ısrarı. Emirgan Korusuna gidilecek. Vakit öğleden sonra. Hava mis. Nasıl gidilecek? Maalesef otomobille. Yaşadığımız şehirse İstanbul. Buyrun size gitmemek için yeterince sebep.
    Çıktık yola bizden önce yola çıkan dostlardan da aldık tüyoyu "Birinci köprü tıkalı ikiden gelin". Tamam öyle yapalım. İkinci Boğaz köprüsü geçildi. İstinye Yokuşundan Emirgan Korusuna inilecek. Sıkıysa in bakalım İstanbul'un haftasonu trafiğinde. 2,5 (yazıyla iki buçuk) saat, metre metre akan trafikle Emirgan'a varmayı denedik. Bu sırada biz otomobillerimizde binlerce insanla beraber pişer ve kıçımız başımız uyuşurken, eskiden benim de sırtına kimi zaman yakınarak bindiğim (tövbe haşa bi daha motor alırsam öpüp koklayacam trafikte) motosikletler geçi geçiveriyorlar yanımızdan yakınımızdan. Onlara trafik yok zira, nasılsa - özellikle de küçük cc ise - bir geçiş yolu bulunuyor motosiklete. "Ne şanslılar, ne şanslıymışım bundan yaklaşık iki yıl öncesine kadar " deyip duruyorum içimden. Biz otomobillerin içinde keyfimiz için mesire yerine, koruya gideceğiz diye bunca eziyeti çekenlerse ne kadar mantıksız ve de çoğu kez akılsızız. Hala anlayamadığımız için İstanbul trafiğinin bireysel olarak tek çözümünün özellikle küçük cc motosiklet olduğunu, gerçekten çok mantıksızız. Hep söylerim şu İstanbul trafiğinde otomobil kullananların yarısını geçtim, üçte biri bile motosiklet kullanmaya başlasa trafik sorunu çözülür, en azından motora binmeye başlayanlar adına çözülür. 125cc motosikletimi sattğımdan beridir gözümde tütüyor motosiklet ve ne yazık ki bir süre daha beklemek zorundayım almak için. Ama motosikletten ayrı geçirdiğim bu iki yıllık süre bana gösterdi ki İstanbul'da yaşamaya devam edilecekse mutlaka yeni bir küçük cc motosiklet alınacak başka yolu yok. Hafta sonu gezmeleri de dahil her tür işe eskisinden de sık kullanılacak üstelik.

    Velhasılı kelam biz Emirgan Korusuna varmaya çalışsak da Koruya girilen yol öyle bir tıkalı ki bizi uyaran bir minibüs şöförünün sayesinde vaz geçiyoruz koru sevdamızdan. Eşim de razı oluyor geri dönmeye zira "Bunca saat arabadan dışarıya adım bile atamadık izin günümüz heba oldu" deyip duruyor. Ve geri dönüş yolu biraz daha kısa sürse de bir kısmı yine trafikte 1 saatte dönüyoruz evimize. Toplamda 3,5 saat otomobilden inmeden geçirmişiz. Ne gezme hevesi kalmış ne başka bir şey içimizde.

   Yol boyunca özellikle dönüş yolunda yanımızdan geçen ybr125'ler, cbf150'ler, tvs apaçi'ler, minik minik skutırları gördükçe bu kez içimden değil dışımdan habire "Bak İstanbul'un en şanslı insanları geçiyor" diyorum eşime. "Kendileri farkındalar mı bilmiyorum ama şu anda şu İstanbul'da en şanslı insanlar şu küçük motosikletlerle ulaşımını sağlayanlar" diyorum. Gözümde tüten yeni bir motosikletin iştahıyla iç geçiriyorum.

    İstanbul'da yaşayan motorcu kardeşlerim, altınızda 250cc altı ve özellikle commuter tarzı bir motosikletiniz ya da küçük bir skutırınız varsa (ki pek çok cüssesi çok fazla iri olmayan büyük cc için de geçerli bu), onun kıymetini iyi bilin, ona iyi bakın derim. Ve şayet bir otomobiliniz de yoksa sakın ola heveslenmeyin, kampanyalara kanıp motosikleti bırakıp otomobil almayın diye de eklerim. Yok otomobiliniz varsa ama şehir içinde ulaşımınızı en azından yılın büyük bir bölümünde motosikletle sağlıyorsanız da yine bunun kıymetini bilin, zira anladım ki İstanbul trafiğindeki rezillikleri çekmedikten sonra İstanbul'da ve İstanbul'u yaşamak çok daha keyifli hale geliyor.

    Motosikleti olmayanlara ise tavsiyem gidin bir motosiklet ehliyeti, bir motosiklet ve bir de motosiklet eğitimi alın. Macera için değil sıkıntısız, trafiksiz ve keyifli ulaşım için motosiklet kullanın derim. İstanbul'da motosiklet sezonu neredeyse 8 ayı buluyor, yani bu kadar süre kafanız rahat seyahat vaad ediyor size motosiklet. Ne diye otomobillerde bu sıkıntıyı yaşayasınız.

    Şu İstanbul şehrinin en şanslı insanları bence motosiklete binenlerdir. Motosikletinizin kıymetini bilin. Motosikletiniz size zamanınızı ve hayatınızı geri veriyor, üstelik hafta sonlarını da çok daha keyifli hale getiriyor daha ne ister ki insan İstanbul'da.

Size keyifli sürüşler, darısı ise en kısa zamanda benim başıma olsun...




NOT: Evet açıkça motosikleti özendiren bir yazı bu, ama bloğun spotunda da dediğim gibi öncelikle kişisel sorumluğunuzu alıp binin motosiklete. Saçma sapan maceralara artistliklere yer yok zira motosiklette. Eğitim alın, ehliyet alın, kendinizi geliştirin, gereksiz risk almayın, hız manyağı olmayın ve tam korumalı kıyafetsiz binmeyin. Zaten 125 - 250 cc aralığında bir tercih yaparsanız hem trafikte hem açık yollarda daha risksiz sürüş yaparsınız. Yoksa devasa enduro ya da cruiserlarla da trafik otomobilden farksız hale gelecektir. Hatta büyük cc bir motosikletin yanına bir de şehir içi trafiği için küçük cc ekleyebiliyorsanız motorculuk sizin için tadından yenmez hale gelecektir.

9 Ağustos 2009 Pazar

İkinci Motora Erken Veda


    Hyosung GV250 Aquila ile aşağı yukarı 6 ay ve 2200 kilometrelik bir dönem geçirdikten sonra satmaya karar verdim. Motorun devasa sorunları yoktu, ama ben aldıktan kısa bir süre sonra distribütörü değişti. Bu değişim dönemine kadar da (belki benim aldığım motora mahsustu) motorda sürüşü de etkileyen bir takım rahatsız edici sorunlar yaşadım. Yanı sıra servis ücretlerindeki ve servisler arasındaki dengesizlikler beni 6 ayın sonunda cruiser sevdasından vazgeçirmeye yetti. Bir taraftan da kullanım amacım ve kişisel motosikletçi yapım düşünülürse benim motorum öyle zırt pırt kromaj parlatacak, iki de bir cila atılması gerekecek bir alet olmamalı diye düşünmeye başlamıştım. Bahsettiğim gibi ilk motorum bana öyle rahatlık yaşatmıştı ki, kapımın önüne bırakmaktan tutun da fazlaca - kromajı olmadığından - zırt pırt temizleme ve parlatma derdinin olmayışına kadar tam bir rahatlıktı. Oysa bir cruiser'ı cüssesi ve fiyatı yüzünden kapımın önüne bırakmak istemedim ve otopark ücreti ödemek zorunda kaldım. Aynı zamanda sık sık da temizlemek, parlatmak ve cilalamak zorundaydım. Ve bu dönemde anladım ki ben motoruma binip sürmek istiyorum, cilala parlat yapsam bile bunun çok fazla vaktimi almasını istemiyordum doğrusu. Fiziksel yapımın uyumsuzluğunu da ekleyince fıtık olmadan ve daha fazla soğumadan motoru satmaya karar verdim. Zaten ikinci el aldığım için fazlaca zarar etmeden satmayı da başardım.

    Doğrusu görüntüsünün güzelliği ve onunla doğru düzgün bir uzun yol bile yapamamış olmam satarken içimde birazcık burukluk yaşatmadı dersem yalan olur. Ancak anladım ki bu yanlış bir tercihti ve neyseki yanlıştan erken ve zararsız dönmeyi başarmıştım.

    Aquila'mı kendisinin ilk motoru olacak bir arkadaşa sattım. Hatta satıştan sonra tıpkı bana eski sahibinin getirdiği gibi evine de ben götürüp bıraktım. Satın alan arkadaş ortanın altında boyuyla aslında tam da bu motorun yapısına uygun özellikler taşıyordu. Ama şahsen ben 28 beygir, 165 kg bir cruiser'ı ilk motor olarak almadığıma hala pişman değilim. Aslında ikinci motor olarak almış olduğuma da pişmanlık duymadım. Zira sürekli içimde ukte olarak kalacak olan cruiser deneyimini kısa da olsa yaşamış oldum ve uzun dönemde benim bir cruiserla rahat edemeyeceğimin farkına vardım. Cruiser'lar için içimdeki sevgide ise pek bir azalma olmadı doğrusu. Sadece ikinci cruiserımı alışımı emeklilik dönemlerime bıraktım. Hayat bana o kadar ömür verirse belki daha yaşlandığım zaman yeni bir cruiser satın alırım. Ama önümüzdeki dönemlerde naked ve enduro tarzı motorlar arasında seçimler yapmayı düşünüyorum doğrusu.
    Kişisel kanaatim Türkiye'nin yolları için de, en uygun motorlar enduro ve naked tarz motorlardır. Hatta bu konuda enduro bir numara olarak tek geçilebilir. Keşke fiyat olarak da biraz daha uygun olsalardı.

    Ve cruiser maceram kırkambarıma yeni deneyimleri ekleyerek bu şekilde sona ermiş oldu.



                                                 (Aquila'yı aldığım gün, evimin önünde. Rüzgar gibi geçti desek yeri var.)


Devam edecek... 

 Sonraki Yazı: Neden Sürüş Eğitimi Almalıyız?
Önceki Yazı: Kış ortasında Kemerburgaz

7 Ağustos 2009 Cuma

İlk Göz ağrıma Veda


    İlk Vitesli motosikletim olan Honda cbf150'yi yaklaşık bir yıl ve 7300 km kullandıktan sonra sattım. Aslında şimdilerde düşündüğümde en azından bir 15 - 20 bin kilometre kullanabilirmişim diyorum. Ama o zaman ille de bir cruiser kullanma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Öncelikle motorumu satışa koydum. Sonra da 250cc'lik yeni bir motor arayışına girdim.

    İlk motor olarak Honda cbf150 bana çok şey öğretti, çok şey kazandırdı. Açıkçası acemi bir sürücü için yapılabilecek en doğru tercihlerden biri olduğunu düşünüyorum. Ekonomik, yedek parçası ucuz, fiyatı ucuz, bir yerine bir şey olduğunda çok fazla canınızı sıkmayacak bir motor. Yani yeni başlayan biri için biçilmiş kaftan. Üstelik hatalarınızı da kolayca tolere edebilen bir makina. Bana 7300 km boyunca sorunsuzca arkadaşlık etti. Ve ben motorculuk hayatımın bu ilk kilometrelerinde hiç kaza yapmadan harika bir deneyim yaşadım.


    Satışa koyduktan sonra onunla, eşimi de alarak bir uzun yol daha yaptık, yine atalarımın topraklarına Sakarya'ya uzandık, orada bir gece konakladıktan sonra ertesi gün döndük. Bu gezi de ilk gözağrımla son uzun yolum oldu. Satışa koyduktan iki hafta sonra da satıldı. Bense daha onu satmadan gönlümü 250cc'lik bir cruiser'a kaptırmıştım bile, Hyosung GV 250 Aquila.

    Bundan sonraki bölümlerde ikinci motorumla kısa da olsa yaşadığım deneyimleri aktarmayı deneyeceğim. Ama ilk motosiklet mevzusunu kapatmadan önce bir kaç söz daha etmek istiyorum. Reşat Arbaş üstadımız Motosiklet Teorisi'nde der ki: "125 ya da 250cc bir motosiklet sadece başlangıç için değildir, bir ömür boyu kullanabileceğiniz bir alettir" ya da buna benzer bir cümle, üstadın affına sığınıyorum. Açıkçası cbf150 deneyimim bana bunun çok doğru bir cümle olduğunu öğretti, daha da açığı şu an bindiğim üçüncü motosikletim olan ve hali hazırda 13 ayda 13.000 kilometre yol yaptığım Yamaha YBR 125'im bunun neredeyse tam da böyle olabileceğinin ispatı gibi.


                                      (Motosiklete iyi bir başlangıç yapmamı sağlayan ilk motosikletim Honda cbf150)

    Motosiklet işinde ekonomik şartlarınızın da büyük önemi var şüphesiz. Ve ne yazık ki ülkemizde motosiklet kullanmayı tercih etmek şayet 250cc üstü bir motor almaya niyetliyseniz oldukça pahalı bir hobi haline dönüşüyor. Zira büyük cc motosikletlerin hem kendileri hem yakıt tüketimleri hem de servis ve yedek parçaları oldukça yüksek fiyatlara mal olmakta. Bu sebeple 125 - 250cc arası vitesli motosikletler, motosiklete gönül verip de bir otomobil fiyatına motosiklet alamayanların ya da bir motosiklete o kadar para vermeyi istemeyenlerin imdadına yetişiyorlar. Açıkçası kişisel olarak, şayet başlangıçta en az 500 cc bir motosiklet tercih etmeye kalksaydım sanırım ona sahip olabilmek için ya bankalara borçlanacaktım ya da hala para biriktiriyor olacaktım. Oysa ben bu süreçte hem üç farklı markayı hem de üç farklı motosikleti deneyimlemiş oldum, hem ekonomik açıdan sarsılmadım hem de neredeyse 25.000 kilometrelik bir motosiklet sürüş deneyimi edinmiş oldum. Yanı sıra lüks motosikletime bir şey olacak korkusuyla tedirgin davranmaktan da kurtarmış oldum. Bunlar benim kişisel fikirlerim tabii.

    Maddi durumunuz büyük cc'lere ulaşmaya elverişli bile olsa bence yine de ilk motorunuzun tercihini, hem kendi güvenliğiniz açısından hem de dilediğinizce (yani motorun bir yerine bişey olacak diye fazlaca sakınmadan) binebilmeniz açısından 125 - 250 cc arası bir motordan yana yapmanız yerinde bir davranış olacaktır. Küçük cc motosikletler gerek ağırlık, gerek güç, gerekse hızları bakımından acemilik döneminizdeki hatalarınızı çok daha kolay tolere ederler. Neredeyse bütün motosiklet eğitmenleri ve ustaları da bunun böyle olduğunda hemfikir gibidir. En azından benim tanıdığım duyduğum, bildiğim tüm üstatlar ve hocalar bunu savunuyorlar. Hatta Honda Güvenli Sürüş Eğitimindeki hocama cbf150'den sonra cbf500 düşünüyorum dediğimde, ikisi arasında bir süre bir 250cc kullanmamı tavsiye etmişti. Hem her cc'den bir motosiklete binersin hem de gücü yavaş yavaş kontrol etmeyi öğrenirsin diye de eklemişti. Onu dinledim. Aslında benim maddi imkanlarımın da bunda etkisi vardı tabii.
















Devam edecek...

 Sonraki Yazı: Motosikletli Sabahlara Uyanmak
Önceki Yazı: İlk Motorla Gezilere Devam







NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!