Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


mymotorcycleexperience etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mymotorcycleexperience etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2020 Çarşamba

ELVEDA

Nitelikten çok niceliğin önemli hale geldiği günümüzde, mazruf değil zarf önemli artık. Benim ise mazruflarımı koyacak allı pullu zarflarım yok ne yazık ki hala...
 

   
   Muhtemelen ve yeniden devasa bir hevese kapılmazsam bu yazı bloğun son yazısı olacak. Zaten birkaç paylaşımdır “ufak ufak artık dükkanı kapatsam mı?” demeye başlamıştım. İyiden iyiye keyfim de kaçık bu aralar, korona virüsler, ekonomik bunalımlar, motosiklet, pazar, market uçan fiyatlar, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, magandalar, mafyalar, ahlaksızlar, inanç simsarları, aymazlar, düzenbazlar, hainler, şeref haysiyet yoksunu olup kendini en şerefli gibi gösterenler, adilikte sınır tanımayıp en dürüst adamı oynayanlar, güce tapınanlar, güçsüzü adamdan saymayanlar, parayı bulunca adam olduğunu sananlar, para için adam satanlar, insana da hayvana da eziyet eden insan olamamış mahlukatlar, aynaya hiç bakmayanlar, dünyayı kendi etrafında dönüyor sananlar, en acısı da üzerine çoktan karlar yağmış olan güvendiğimiz dağlar, daha sayamadığım bilumum çirkeflik, yozluk, yobazlık, bazı şeyleri yazmayı, anlatmayı epeyce anlamsız kılmaya başlamıştı benim için son zamanlarda. Blogda da epeydir youtube kanalındaki videoları paylaşır olmuştum. Hatta “reklam yapıp gideyim” diye yazdım geçenlerde, o yazıda henüz net değildi kararım, sonrasında “son bir” deyip İhtarname çektiğimde bile çok netleşmemişti kafam, ama artık nokta koyma zamanıdır sanırım. Boşa diretmenin de bir yerden sonra anlamı yok.
   
   125, 250 cc motosiklet bile, şundan kısa bir süre önce otomobil alabildiğimiz rakamlara çıkmışken, motosikleti keyif için yazıp çizmek, anlatmak, hatta sürmek bu memlekette ne kadar anlamlıdır artık? Benim için artık zevksiz, tatsız, anlamsız bir hal aldı orası kesin gibi. Son aldığım motorumu bile scooter olarak seçtim, ki sadece ulaşımımı sağlıyor. (Son üç motorum neredeyse tamamen sadece ulaşımımı sağlıyor zaten.) Motor kullanmaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum, hele hele İstanbul’da yaşadıkça büyük kolaylık sağlıyor, ama çokça anlamlı gelmeyen hobi, zevk ya da keyif paylaşımlarını bitiriyorum artık. Ne içimden gidip bir motosikleti test etmek geçiyor, ne de açıp motosiklete dair bir şeyleri okumak, izlemek, takip etmek. Ha, sanmayın ki başka şeylerde bu durum farklı, genel olarak memleketimin hali gibi bir haleti ruhiye içindeyim. Benim için uzun zamandır otomobil de, motosiklet de sadece birer ulaşım aracı, ki otomobil zaten baştan beri öyleydi, motosiklet de giderek o hale geldi.  Fabrikasyon herhangi bir ulaşım aracına tapınmayı zaten baştan beri kabul etmedim, etmeyeceğim de. Motosiklete de otomobile de gereksiz anlamlar yüklediğimizi ve gereksiz önemli bir yere koyduğumuzu düşünüyorum, ben de yaptım. Ama dünyada yaşamak bunca acımasızken, bu gibi şeyleri öncelik sıralamamda artık çok ama çok aşağılara koymuş vaziyetteyim. Bundan sonra da önceliğim olacaklarını pek sanmıyorum. Sadece birer araç hepsi bu.
   
   Motosiklet dediğin de neticede bir ulaşım aracı işte, hele hele benim gibi bu işe ayırabileceğiniz bütçe de kısıtlı ise bunu bir keyif ve baş hobiniz yapmaya debelenmek epeyce bir boşa çaba haline geliyor zaman içinde. (Ki maddi gücünüz de buna yetmiyor zaten. Hoş yetip yapanlara da şaşarak bakıyorum, gücüm olsa da hobim olmayacak bir araç artık benim için.)
    
   Kişisel olarak zaten çokça uğraşmış olsam da, artık serviste periyodik bakımını yaptırıp işe gidip gelmek dışında motosikletin bilumum tantanasıyla da uğraşma arzum pek kalmadı. Belki de yaşın artık elliye bir kalmış olmasının da bunda etkisi var, bilemiyorum. “Hayat gailesinde çok daha önemli gereksinimler, çok daha hayati konular varken motosiklet de ne ola ki bunların yanında?!” deyip durur oldum. Korona virüsün en patlamış olduğu dönemde, motosiklet sitelerinde depo üstü çanta derdine düşüp, konu başlığı açabilen insanlara hayretle bakar oldum. Şu ana kadar 6000’e (yazı ile altı bin, ki o da resmi rakam, hala kanıtsız) yakın insan hayatını kaybetmiş durumda iken benim motosiklet derdinde olmam, başka bir derdimin olmaması filan, en azından benim yapabileceğim iş değildir. Hayat akıp gidiyor, ama ben sadece kişisel kazanımlarına odaklanıp gerisi tufan diyenlerden değilim, huyum kurusun, genetik mirasımın da neticesi bu biliyorum; belki de bu yüzden babam abilerinden önce kanser olup öldü, belki de bu yüzden o şiir defterlerini doldurdu, belki ben de bu mirası devraldığım için, onlarca deftere, bu gibi mecralara yazdım çizdim. Sanırım bu bir genetik miras, belki de kimilerine göre lanet. Bilemiyorum, artık çokça umursamıyorum da…
   Kaldı ki şu an itibariyle memlekette Dolar 7 tl, Euro 8 küsur tl, altının gramı 460 tl iken, otomobil, motosiklet, elektronik gibi bilumum ithal malın fiyatı eskinin 3, belki 4 katına çıkmışken, daha şurada 2015’de 51 bin tl'ye aldığım sıfır otomobilimin, bugünkü sıfır fiyatı üç katına çıkmışken, ne motosikleti, ne hobisi, ne yazısı, anlatması alla sen.(Dünyanın en uzun cümlesi bu değil, onu girişte saydırırken kurdum sanırım. J  )
    Buna rağmen youtube kanalını çok sık olmasa da kullanmaya devam edip video paylaşacağım, ama orada da konu sadece motosiklet olmayacak, o yüzden adı Fayda-sız, hayattan da bahsedeceğim. Ki belki de zamanla hayata dair daha fazla bahis olacak. Ama orayı da nadasa bırakma kararındayım bir süre, en azından motosiklet videoları anlamında. Nitelikten çok niceliğin önemli hale geldiği günümüzde, mazruf değil zarf önemli artık. Benim ise mazruflarımı koyacak allı, pullu zarflarım yok ne yazık ki hala...
   
   Velhasılı kelam, yazmayı, uzun uzun yazmayı seven biri olarak artık bitireyim, bitireceğim için de uzun uzun yazıyorum ya zaten.
   Daha önce de dediğim gibi blogu kapatıp gitmiyorum, blogger yaşadıkça bu blog da hiç paylaşım yapmasam da duracak. Kim bilir belki bir gün yeniden paylaşım da yaparım. Ama fırsat buldukça o işi youtube’a bırakacağım.
   Sık sık yazar, söylerim, uzun yazınca (zaten okumayan milletin çocukları olarak) hiç okunmuyor, uzun video bile izlenmiyor. Gerek memleket, gerekse tüm dünyada acayip zamanlardan geçiyoruz. Bilgi, teknoloji arttıkça, sanki paralel olarak bilgisizlik, yozluk, cehalet ve utanmazca cehalete övgü de artıyor. Böyle olunca suya yazı yazmak gibi oluyor amatörce yapılan her bir şey, tıpkı benim amatör bloğum ya da youtube kanalım gibi.
   
   Her şeye rağmen bu bir kırgınlık, küsüp gitme yazısı değildir, evet bir vedadır ama kim bilir belki bir gün geri dönüş kapısı da açık bırakılan bir veda. 10.yıl yazısında yazmıştım yineleyeyim, bugüne kadar bu mecraya gelip, okumuş, izlemiş, beğenmiş beğenmemiş ama buraya bir hit bırakmış herkese bin teşekkür. Birilerine bir kırıntı faydam olduysa ne mutlu, ben de buralarda debelenirken çok şey öğrendim. Hem yazma arzumu tatmin ettim, hem eğlendim, hem bilgilendim.
   
   Ama artık zamanıdır vedanın…
   
   Hoşça kalın! Nice Yollara!
   
   Kusurum olduysa affola!

  Çağrı Ö.

NOT: Her son yeni bir başlangıç değildir, bazen son, sadece sondur.



25 Ocak 2020 Cumartesi

7 ADIMDA DEPREME HAZIR OLMAK - mutlaka izle.


Elazığ'da askerliğimin bir bölümünü geçirmiştim. Depremi duyunca çok üzüldüm. Marmara Depreminde ise ailemin evi çöktü, eşim ve ben depremzede ailelerdeniz. Bu videoyu görünce paylaşmayı görev bildim. Siz de paylaşın, herkes bilinçlensin.
Memleketimize geçmiş olsun, hayatını kaybedenlerin yakınlarına sabır ve baş sağlığı dilerim. Yaralılara acil şifalar.

7 Ekim 2019 Pazartesi

SİNYAL NE YANA DÜŞER USTA? (video)

   Trafikte hepimizin yakındığı sinyal kolunu unutanlar, hiç kullanmayanlar, hatalı kullananlar hakkında youtube kanalımda ben de bir kaç kelam eyledim, üstelik çekim esnasında tesadüfen bir de trafik kuralını ihlal eden ticari araç sürücüsü görüntüledim.
Sinyal kolunun ne olduğunu bilmeyenler, bilip de kullanmayanlar izler umarım, izleyenler izlemeyenlere izletsin diyeyim. :))
Zor ama umarım bir gün bu memlekette herkes trafikte akıllı hareket edebilir.


30 Eylül 2019 Pazartesi

V Weekend Motoring 2019 Etkinliğine katıldık.

Pazar günü Intercity İstanbul Park'da V Weekend Motoring 2019 Etkinliğine katıldık. Çokça beğendiğimizi söyleyemem. Giriş ücretsizdi ama otopark 20 tl. İçeride yeme içme de fahiş fiyattan. Ayrıca otopark'a o parayı vermeyenler için yürüme mesafesi biraz fazla ama sonradan öğrendik ki, giriş kapılarında shuttle minibüsler işliyor, neyse ki dönüşte bindik de, çocukla filan iyice rezil olmadan aracımıza ulaştık.
Yine de bir günü değişik geçirmek için gitmek isteyene gitme diyemeyiz. Kısaca gezdik gördük, biz bi daha gider miyiz? Hayır gitmeyiz. Birazcık zengin işi festival kısacası. Gidemeyenler üzülmesin devasa bi kayıp değil. :)) Meraklısı için de bu video ile paylaşalım dedik, kaçırdım diye üzülmeyin sıkıştırılmış videomuzu izleyin😉
Beğenirseniz bi çıtır aboneliğinizi alalım, yok beğenmezseniz de canınız sağ olsun, bi abonelik sizden kıymetli değil.😊

6 Kasım 2018 Salı

42 DİŞLİ SORUNSALI…

(Dikkat! Yazı sonundaki güncellemeyi de okuyunuz)


      Dün nihayet Dominar’ıma 42T arka dişli takıldı serviste. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, fark en azından titreşim anlamında devasa değil.(EDİT: Bu akşam sürüşümde tam anlamıyla gözlemim şu, 120 km hıza kadar aynalar gayet net gösteriyor, sürüş de ciddi anlamda rahatladı.10.11.2018) Peki, nerede fark var? Anlatalım.
   Efenim, bilenler bilir, aldıktan kısa bir süre sonra Dominar 400’deki titreşimi gidermek, en azından azaltmak maksatlı sele altına yalıtımdı v.s. idi bazı işlemler yapmış idim. Asıl yapmak istediğimse yapıp memnun olanların önerdiği arka dişlinin 42T’ye düşürülmesi idi. Bir süredir servise dişli gelmesini bekliyordum. Bu arada bizim Midnight’la da 5000 km’yi devirmiştim, şaka maka titreşimine de alışmıştım. Eskisi kadar yakınmıyordum bu titreşim mevzusundan. Sanırım motor açılmaya başladıkça titreşim de bi nebze azaldı. Ama yine de kafamda acaba 42T dişli ile sonuç ne olacak düşüncesi duruyordu.
Nihayet dün taktırdım 42 dişliyi. Servis dönüşünde ilk hissettiğim, “ulen bu titreşim eskisinden de fazlalaştı mı ne?” duygusu oldu.
   Bugün işe gelirken otobanda daha yüksek hızlarda ise titreşimin devasa bir azalma göstermediğini ama sanki aynalarda bi nebze azaldığını hissettim.
   İyi de neyi değiştirdi bu dişli küçültme işi?
   Bariz olarak vites aralıklarını artırdı, her viteste en az bir 10 km daha üst hıza çıkabiliyor motor artık. Ve eskiden yaptığı hızları da bir 500 dev. daha altta yapabiliyor. Mesela eskiden 5000 dev./dk. da 90 km. hız yaparken, artık 4500dev./dk. da yapıyor. Eskiden 6000dev./dk. da 110 km hız yaparken, artık 5500’de yapabiliyor. Motoru rahatlattığı kesin. Bir de torku düşürdüğü hissediliyor diyenler vardı, açık  söyleyeyim ben tork düşüklüğü anlamında neredeyse hiç fark hissetmedim bu ikinci sürüşümde de. Zaten hesaplandığında tork sadece %7.1 düştü ve 35nm olan tork 32,5 nm gibi bir orana indi. Benim gibi aşırı devirli ve yüksek hızda kullanmayan biri için bu fark neredeyse hiç fark edilmiyor, yani motor tork kaybetmiş gibi gelmiyor bana. Ve daha rahat gidiyor gibi burası kesin.
   Ama dediğim gibi titreşim olarak şimdilik en azından aynalarda küçük bir fark var gibi ama çok net titreşimi azaldı diyemem. (EDİT:  Titreşim yine var ama sürüşte ciddi bir rahatlama da var.10.11.2018)
   Hani bunu nasıl anlatsam, sanki orijinal dişli ile motoru ilk aldığımda hissettiğim titreşim geri gelmiş gibi hissettim. Bilimsel olarak böyle bir şey var mı bilmiyorum ama 45 dişlide zamanla titreşimi daha az hissetmeye başlamıştım, bunda da (henüz sıfır aşınmamış bir dişli neticede) zamanla daha bir rahatlama olur mu bilmem. Şimdilik fark devasa değil. Hani benim gibi aşırı hız tutkunu biri değilseniz, bu değişim yapılmasa da olur diyecem ama bunu demek için daha çok erken, biraz daha kullanayım bakalım. (Orijinal dişlimi de geri aldım servisten, çünkü ileride lazım olabilir belki.)
   Kısaca ilk iki günün izlenimi, motor rahatladı, hızı arttı bu net ama titreşim harika oldu denilecek gibi bir fark henüz hissedemedim.
   Bu arada yaptıracaklara bir de uyarı zincirden 2 bakla sökülüyor, sökmeden yaptım diyenler var ama o durumda zinciriniz bollaşınca sıkmaya payınız epeyce bir azalacağı için zincir ömrünüzün daha kısalacağını hatırlatalım.
   Ben bu değişimi yaptım, artık geri döner miyim orijinal dişliye, sanmıyorum, çünkü hiç değilse motor rahatladı bağırmadan aynı hızlara daha düşük devirde çıkıyor, bir de zırt pırt deneme tahtası gibi motorun ayarı ile oynamayı sevmeyen biriyim, ilk kez bu motorda böyle bir modifikasyon yaptım. Bu şekliyle yola devam edeceğim. Ancak dişli değişimi gerektiğinde belki elimde olan orjinale dönebilirim, o değişimi gelene kadar da kim bilir belki de Midnihgt’la yollarımızı ayırmış oluruz.
   Bundan böyle 42 dişli ile yola devam… 


GÜNCELLEME (13.11.2018): Dün gece iş dönüşünde, motorda ciddi anlamda bir rahatlama olduğunu gözlemledim, hem gidişi hem titreşimi gerçekten fark etmeye başladı, eski haliyle özellikle aynalarda gece arkamdaki görüntünün 90 km/h'larda bozulduğunu görürdüm, şimdi neredeyse 120 km/hıza kadar arkası gayet net görülüyor. Eh bu da benim gibi 90 ila 120 km hızlarda sürüş yapan biri için güzel sonuç. Titreşim tabii ki tamamen bitmiş değil ama motorun gidişindeki rahatlama hissediliyor. Eskiye göre daha az bağırıyor ve daha akıcı bir sürüşe izin veriyor. Bütün bunları dikkate alınca yukarıda yazdığım yazıya bir güncelleme şart diyerek bu yorumu da eklemek istedim.

GÜNCELLEME (02.01.2019):  Dişli izlenimimiz için bir de video çektik, aşağıdan izleyebilirsiniz.   


21 Ağustos 2009 Cuma

Ormanda Yol ikiye Ayrılıyordu, Ben Az Gidileni Seçtim.


    Deneyim deneyim deyip duruyorum ya, işte gerçekten deneyim denecek bir başka macera.


ORMANDA YOL İKİYE AYRILIYORDU, BEN AZ GİDİLENİ SEÇTİM...

"Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben
Daha az katedilmiş olanı seçtim,
Ve
bütün ayrımı yaratan da buydu."

Robert Frost


     Aylardan Ağustos. Hava sıcak, bir süredir işteki yoğunluk, tatilsizlik ve başka bir takım hayat gaileleriyle boğulmuş durumdaydım. Ve o gün izinliydim. İzinliyken bir süredir yaptığım kısa şehiriçi motosiklet gezilerimi yapamıyordum. Bunda bir takım ekonomik sebepler de vardı, belki yavaş yavaş motosikleti benimsemeye, hayatımın bir parçası yapmış olmaya başlayışım da. Neredeyse bakkala bile onunla gidip geliyordum ve nedense uzun yol olmayacaksa şehir içi eskisi kadar benzin yakmaya değer gelmemeye başlamıştı. Ama izin günümde iş yerinden gelen rahatsız edici bir telefon aslında pek de aklımda yokken beni yola attı, yola vurdum daha doğrusu, rahatlamaya. Beni sağaltan, terapi eden şeye motosikletime koştum. Nereye gitmeli? Çok çabuk varmayayım, çok da uzak olmasın.
     Kadıköy'den Rumeli Feneri, hiç de fena bir mesafe gibi görünmedi gözüme. Çabucak hazırlandım, öğleden sonra attım kendimi yola. Klasik Boğaz Köprüsü geçişinden sonra Maslak, oradan İstinye, Tarabya ve Bebek'den hemen önce bir kısa mola. Neyseki yanıma fotoğraf makinası da almıştım, ki siz buna rağmen bu raporda epeyce bir yazı okuyacaksınız.

     Şu aşağıdaki fotoğrafı çekerken daha başıma nelerin geleceğinin çokça farkında değildim, hiç özenmeden sadece fotoğraf çekmiş olmak için çektiğimi de itiraf etmeden geçemeyeceğim doğrusu.



     Ama yine de bu raporun büyük kısmı ormanda, dağda taşta geçtiğinden bu fotoğraflar da fena sayılmaz. Dağ taş ne alaka, Rumeli Feneri'ne gidiyorsun birader, diyenler olabilir. Aslında haklıdırlar da. Ama benim gibi bildiği yolu değilde, merak ettiği yolu seçen bir adam için Rumeli Feneri'ne giderken değme enduro parkularına taş çıkartacak bir yol bulmak garipsenmemeli. Yine de bunca garip bir deneyim yaşayacağımı bilmiyordum doğrusu.
     Rumeli Kavağı'na geldiğimde iç kısımda Fener yolunda bir çeşme vardı orada biraz soluklandım. Zaten ne olduysa bu noktadan sonra oldu.
     Motorumun çeşme başındaki yönünün tam tersine dönerek arkamdaki köyün içinden yukarı çıkmaya karar verdim. Oysaki bildiğim yol, herkesin gittiği o harika ağaçlıklı virajlı köy yoluydu. Hadi dedim bu kez kestirmeden gideyim, sanki o kestirmeyi daha önce kullanmışçasına. Yolun Fenere gittiğinden bile emin değildim.
Henüz asfalttayken son fotoğraf karesi aşağıdaki oldu.

     Ve dehşetengiz maceranın başladığı kare ise aşağıdaki. Köyün içinden yukarı doğru hiç sapmadan devam edince yol bir yerde bitti. Daha doğrusu ikiye ayrıldı. Sağ taraf biraz bozuk bir asfalt ve yokuşla Bilmemkim Malikanesine gidiyor. Hatta tabela da vardı "Bu yol Fenere gitmez, Bilmemkim Malikanesine gider" diye. Oysa benim niyetim o sağdaki yolu tırmanmaktı, ki çok da mantıklı duruyordu. Ama Rumeli Feneri'ne gitmediğine göre ya bu noktadan geri, bildiğim yola dönecektim ya da fotoğraftaki bu patikaya girecektim. Ki aşağıdaki fotoğraftaki yolun başlangıcı gözüme hiç de fena gelmedi, en azından motosiklet geçecek kadar genişti ve toprak da olsa yoldu işte.


Tabi kazın ayağının öyle olmadığını yavaştan hissetmeye başladım yolu tırmandıkça.



    Belli bir noktada yukarıdan bir genç kız ve biraz gerisinden bir delikanlı geliyordu, şaşırdım, burası hemen hemen dağın başı, daha doğrusu başlangıcı. Bunlar burada ne arıyor?
Yaklaştığımda delikanlının kan ter ve telaş içindeki yüzü ne aradıklarını bana az buçuk anlattı. Doğayla bütünleşiyorlardı sanırım , ama benim Karakarga'nın sesiyle telaşlanmış olmalılar.
     Neyse, durumu çaktırmadan, çocuğa "Bu yol Rumeli Feneri Yoluna, asfalta çıkar mı?" dedim. Çocuk biraz telaş ve şaşkınlıkla "Abi çıkar ama daha çok yol var" dedi. "Neyse, bu kadar geldim devam edeyim" deyip gazı açtım tekrar. Çocuğun yüzündeki endişe aslında benim onları yakalamış olmamın endişesi değildi, bunu sonradan, yol ilerledikçe, daha doğrusu ilerlemedikçe anlayacaktım.



     Giderek daralan yol, zaman zaman bir keçi yoluna dönüşüyordu, bazen sadece motosikletin geçeceği kadar daralıyordu, ki zemin toprak, taş, bazen çimen, sağ sol dikenler, ara sıra batıyorlar koluma bacağıma.
Aklıma bir an "Yahu napıyorum ben, geri dönsem mi acaba? Bu yol nereye gidecek böyle" düşüncesi gelse de, yolun hala geçit veriyor oluşu ve ara ara genişlemesi, devam etmemi sağladı.

Bu esnada erkekliğe pislik sürmemek adına verdiğim poz. Henüz yeterince yorulmamış ve endişelenmemişken.

     Bu fotoğrafı çektikten kısa bir süre sonra karşıma bu kayalık ve yokuş çıkınca, artık bazı kararları vermek için ciddi düşünme vaktim gelmişti. Ya bu kayalarla debelenecektim ya da zaten debelenerek geldiğim yolu geri dönecektim.

     Motoru zor zahmet yan ayağa aldım, sağıma soluma dikenler batarak motordan kalkıp, yürüyerek yukarıya doğru çıktım. Bir süre sonra kayalık bitiyor gibi görünüyordu. Bir elli metre kadar yürüdüm ileriye. "Bu kadar geldim, devam edeyim" dedim içimden ve motorun başına geçip bastım kontağa. Verdiğim kararın doğruluğu tartışılır tabii. Oralarda motosiklet bozulsa, lastiği filan patlasa, ilk arayacağım arkadaşımın beni bulabilmesi bile saatler alırdı herhalde. Ama insan böyle durumlarda adrenalinden olsa gerek, aklına kötü şeyleri değil, herşeyin iyi olacağı yönündeki düşünceleri getiriyor. Bastım gaza. Kayalarda sağa sola savrularak çıkmaya başladım, ki son anda birden toprağa değen arka teker kaydı. Motoru bıraktım, zaten tutacak gücüm de kalmamıştı.

     Önce biraz endişelenir gibi oldum, umarım yeniden çalışır derken içimden, bir taraftan da pilinin bittiği sinyalini veren makinamla fotoğraflıyorum bu anı. İşin komiği - belki size komik değil de garip gelebilir - tüm bunlar olurken kulağımdaki müzikçalarda Lenny Kravitz "Fly Away" i söylüyor. Şimdi uçacan kayalardan aşağı tam Fly Away olacan diyorum gülerek ve o noktadan sonra kulağımdaki müziği kapatıyorum. İş ciddiye bindi ya...)
     Kısa bir süre dinlendim orada, motor yerde yatarken. Saate baktım, çok geç değil, hala öğleden sonra Hadi dedim gayret, kaldır şu motoru devam. Bu bu kadar kolay olmadı tabi, motoru kaldırdım ama arka teker öyle bir yerde duruyor ki, hemen sağı bir kaç santim ötesi ark. Eğer çalıştırırda, hemen gazlayamazsam motor da ben de arka düşeriz.
     Neyseki arka freni bırakmadan durumu biraz debelenerek kurtardım, bu esnada kolum, bacağım biraz dikenlere garkoldu tabii..
     Bu arada bu yeşillikler içinde aklıma birden Kene Tehlikesi geldi. Eh be oğlum, bir de kene ısırırsa tam boyladın eşşek cennetini diyorum , bir taraftan gülüyorum yüksek sesle hem de, diğer taraftan, diken batmalarını keneye yoruyorum habire. Aklıma ormanda geçen türlü çeşitli korku filmi geliyor. Şimdi kocaayak çıkacak önüne, şimdi şehir eşkiyaları önüne atlayacak filan diye kendimi motive ediyorum olumlu anlamda.
     Hepsini geçtim, benim bildiğim Rumeli Feneri etrafı askeri bölge, şayet oraya yaklaştıysam, ayvayı tam yedim, direk vuracaklar popomdan.



     Kimi zaman inanılmaz zevk alıyorum bu deli sürüşünden, kimi zaman şimdi başıma bişey gelecek diye tırsıyorum. Derken nihayet biraz olsun düze çıktım. Ki ne çıkmak. Gerçekten çektiğim fotoğraflar gittiğim yolun en iyi yerleriymiş, öyle debelendim ki o debelendiğim yerlerde fotoğraf çekmeyi bile akıl edemedim, bir an evvel geçeyim diye. Kimi zaman yolu kaybettim, döndüm baktım az önce geçtiğim yerdeyim. Aynı tepeyi çember biçiminde dolaşmışım resmen.

Nihayet biraz soluklanacak bir düz ve genişçe yola çıkyorum.
Önümdeki görüntü şu.

Arkamda ise bıraktığım yokuşlar.

Ve yolun henüz başlarındayken eğlencelik pozlar veren adamın o noktadaki hali.


Demek az gidilen yolu seçersin haa, oh olsun sana diyorum.

Tepeye tırmandıkça deniz görünüyor, ama ilginçtir sağımda olması gereken deniz solumda. Tanrım nerdeyim ben, alacakaranlık kuşağına motosikletimle mi girdim nedir?


     Tepenin neredeyse sonuna kadar tırmandığımda minik bir platoda otlayan büyükbaş hayvanları görüyorum. "hah, işte sanırım yaklaştım, tırman oğlum, durma diyorum"
Bütün bunlar olurken altımdaki YBR125 sanki dünya umurunda değilmişçesine tırmanmaya devam ediyor, ne bir hararet, ne bir sıkıntı, keçi mübarek keçi.
     Tepenin son kısmına doğru dikenli teller çıkıyor karşıma. Geçit yok, teller ardında ileride bir çiftlik evi var, çamaşırlar asılmış, "demek ki medeniyete yaklaştım" diyorum ama bu noktada yol bitiyor (Demek ki medeniyet yolun bittiği yermiş diyorum bu kez Aristo mantığıyla ).
Sanırım bu evin diğer tarafı Rumeli Feneri yoluna yakın, ama benim buradaki tellerden geçip yola çıkmam imkansız. Çaresiz geri dönüyorum ve çıktığım yolun aslında yoldan ziyade hani şu orman yangınlarının yayılmaması için, ormanın ortasına açılan yolumsulardan olduğunu anlıyorum. Zira öyle kayalık ve dik yokuş ki, yol olması imkansız gibi. O yokuşun düzleşen bir yerinde düşmeden düze geldim deyip duruyorum. Fotoğraf makinasının pilleri sinyali artırdı.

Çok büyük iş beceren kahraman şövalye, peh peh peh.

Zaten aşağıdaki karede önümde inmek üzere olduğum yolu güzel anlatıyor, bu noktadan sonrası tamamen taş, toprak, enduro dışı bir aletle inmek zor gibi. "Ulen Karakarga bunu da beni sırtından atmadan inersen sana helal olsun" diyorum.

Ama iniyor, yavaştan yavaştan, beni mahçup etmiyor, ben umarım aşağı uçmayız derken.
Ve yine yokuşun hafiften düzelen bir yerinde soluklanıyoruz ikimiz de.




Manzara güzel, ama bende hala aşağıya doğru ineceğim dik yokuşun endişesi var, hiç de belli etmiyorum canım...

     İşin garibi benim yukarıya doğru ve denizin tersi yönde gitmem gerekiyordu, ne işim var denize doğru diyorum. Sonradan anlıyorum ki daha önce geçtiğim yola geri dönmüşüm, yani tepenin birinin içinde çember çizmişim. Aynı yoldan yukarı çıkarken belli bir noktada yanından geçtiğim tünelimsi eğilmiş ağaçlardan oluşan geçidi hatırlıyorum ve onun hemen yanından daha önce geçerken farkına bile varmadığım yukarı doğru çıkan yola dönüyorum. Dikkat etmesem bu dönüş tam sağ arkamda kaldığı için yine göremeyecektim. Yani dön baba dönelimle ömrümü tüketecektim az kalsın o tepede...
     Oradan yukarıya doğru bir ara öylesine dik ve kayalık bir yokuşa denk geliyorum ki, sağ ayağım dengesizlik yüzünden arka frenden kayıyor ve ön frende işe yaramayınca motorla beraber geri geri bir kaç metre kayıyoruz. "Az kaldı şimdi düşeceğiz" derken soğukkanlılıkla ayağımla arka freni yeniden bulduruyorum ve hemen vitesi düşürüp gaza asılarak ok gibi kayalık yoldan yukarıya fırlıyorum. Bu kez çıkıyoruz. Bir süre sonra yolda bira şişeleri, bir kırık sandalye görüyorum, "hah diyorum işte tek dişi kalmış canavarın belirtileri"
Az sonra da ufukta asfalt görünüyor. Saatime bakmak aklıma geliyor, neredeyse bir saattir asfaltı bulacağım diye debelenmişim.

Asfalta çıktığım noktadaki tabela adeta bana ders verir nitelikte..

Ve fotoğrafın sağ tarafındaki yokuşa dikkatinizi çekiyorum, az önce orayı tırmandım. Ve tam bir saattir oralarda debelenmişim. Vah ki ne vah!

     Asfalta çıkınca farkediyorum ki, bugüne kadarki kısacık motorculuğumun en önemli enduro deneyimi ve macerasını yaşamış bulunuyorum.(Aldığım tüm motosiklet ve hayatta kalma eğitimlerine şükrediyorum)
Ve o maceranın ardından Karakarga ve benim halimiz.








Ama sırf şu fotoğrafı yakalamış olmak için bile bunca maceraya ve zahmete değdi diyorum kendi kendime.


Üstelik fotoğraf makinamın yanında taşıdığım yedek piller de şarj edilmemişmiş. Buna rağmen dinlendire dinlendire makinayı bu fotoğrafları pozlamayı başardım.

Ve asfata çıkmanın verdiği sevinçle bir süre o yol kenarında motoru ve kendimi soğuttuktan sonra açıyorum gazı yeniden.


Sonunda nihai hedefe varmak güzel.


Feneri değil Ceneviz Kalesini tercih ediyorum, fotoğraf çekmek için, ama bugün kabul günümüz, yolu bobiler kesmiş. "Aha, diyorum, şimdi işimiz gerçekten bitti. Sen onca ormanı aş, kayayı tırman, şimdi medeniyet içinde
bobilere kurban git."


Bir süre yol kenarında kontak kapalı bekliyorum, bobiler aynen fotoğraftaki gibi yolun ortasında, onlar da beni kesiyor. Yiğitliği elden bırakmayıp açıyorum kontağı, "En fazla yolun sağından uçarız mavi sulara", bunu da fazlasıyla hakettik zaten diyorum.  Ama bobiler sakince yolu açıyorlar, acımış olmalılar hali perişanıma.

Ve ikinci Ceneviz Kalesi fethine başlıyorum. Karakarga'nın üstünde.




Aslında bu birazcık yeldeğirmenlerine karşı Don Kişot pozu gibi. Zira Ceneviz Kalesinin de fethedilecek hali kalmamış, bende de pil bitmek üzere.




Maceranın iki kahramanı, yorgunluktan pek gülemiyorlar.




Rumeli Feneri ise nazlı bir gelin gibi Karadeniz'e işveye devam ediyor hala. Tıpkı geçen yıl bıraktığım noktadan devamla...




Geçen yıla atıfla bir de nostaljik efekt koyalım raporumuza.


     Ve her geçen gün iyiden iyiye yok olan Ceneviz Kalesi. Etrafı çöplerle dolu, eteklerinde mangalcı yurdum insanı alem yapıyor. Dev bir tarihi hiçe sayıyor mangal kömürleri. Mangal gibi yürekleriyle buraları fethedenleri ızgarada eritiyor mezemize katıyoruz adeta.













Çöpleri kadraj dışı tutmaya çalışarak fotoğraflamayı deniyorum kaleyi.





Keşke biraz daha eğitebilseydik halkımızı, keşke eğitim verecek insanlarımızı da yeterince iyi eğitici yapacak eğitimi verebilseydik. O zaman bu merdivenler daha çıkılabilir, bu manzaralar daha bakılabilir halde olabilirdi. Herşeye rağmen tarihin derinliklerinden kalanlar güzel geliyor göze, elde avuçta son kalanlar olsalar da.


Etraftaki arabaları, poşetleri kesip karelemeye çalışıyorum tarihi, tarihi gibi görünebilsin diye.

Ama insanoğlu çelişkileriyle var, o tarih içinde sonradan icat ettiğimiz teknolojik aletleri de görmek hoşumuza gidiyor, büyük zevk alıyoruz bundan. Şimdi kanlı canlıların değil, demir atların zamanı.



O esnada bir atlı daha geliyor ben misali kale surlarına. Muhtemelen benim gibi bir parkurdan değil asfalttan gelmiş buralara.


Bense kimbilir ne asfaltlar, ne dağlar taşlar aşacağım daha diyerek umutlanmadayım. Yol devam ediyor çünkü hala, üstelik ben henüz başlarında sayıyorum kendimi yolun...
Gidecek çok yol var yani bana...


   Dönüş yoluna geçerken, fotoğraf makinamın pilindeki son enerjiyle aynamda bir tarih kalıyor ve bu pozun ardından makinam kapanıyor.


Bense gazı açıyorum dönüş yoluna doğru.


Cloud
06 Ağustos 2008
İkinci Rumeli Feneri Sürüşü.
(Robert Frost'a saygıyla.)






Devam Edecek... 
 
 Sonraki Yazı: Bugün Benim Doğum Günüm
Önceki Yazı: Motosiklet Özgürlük Tutkusudur


NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!