Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Çağrı Ö.


seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2010 Perşembe

Eskilerden Kalanlar....

   Motosiklete ara verdim ama üyesi olduğum motosiklet sitelerini karıştırınca bloga da koyulabilir bazı ufak tefek eski gezileri buluyorum zaman zaman. Aşağıya onlardan birini ekliyorum.


Riva, Kulindağ

   Bugün, bir süredir kafamda gidip yolunu izini öğrenmek istediğim Kulindağ Dağ Evi ve Kamping alanını bulayım dedim. Tabii ondan da önce Polonezköy ve Riva'yı da görmeli oralara gitmişken diye, oraları da plana ekledim. Daha doğrusu en baştaki planım Riva ve ardından dönüşte Kulindağ idi ama giderken Polonezköy üzerinden gitmeyi tercih ettim.

İnsan gezmeyi kafasına koydumu her tür taşıtla düşer yollara, Polonezköy çıkışında yokuş çıkan bir ikitekerli.

   Keşke Polonezköy yolunu tercih etmeseymişim çünkü Polonezköy'ü geçtikten sonra Yeşilvadi'nin çıkışına kadar yol çalışması vardı. Yol tek şerit, sürekli kamyonlar, dozerler, makinalar. Toz, toprak.
Oradan sonrası zaten otoyol. Verdim gazı. Riva'ya vardım.

Riva girişindeki köprüden hemen önce, Riva Deresi.Fotoğraf için mola.


   Riva'da öncelikle plajımsı bir yerler aradım, daha sonra gelinir mi diye. Çok da güzel ve uygun fiyata çadırı, elektiriği, suyu, buzdolabı onlardan, deniz kenarı bir yer buldum. Yaz bitmeden mutlaka bir gece de olsa gelip kalmalı dedim.
İşte orası. Ve civardan fotoğraflar.


   Kampingin fiyatı da uygun ve dediğim gibi çadır, yatak, battaniye, elektrik gibi şeyleri onlar sağlıyorlar. Yalnız bir hatırlatma kampa evli değilseniz çift olarak giremiyorsunuz. Sadece evli çiftler ve yalnız bekarlar giriyormuş. Bekar beylere uzak bir köşeye çadır koyuyorlar. Kamp görevlisi ailelerin çok sık ve uzun süre gelip kaldığını ve bu yüzden çiftlerde evlilik şartı aradıklarını söyledi. Biliyorum bence de saçma ama durum budur. Yalnız plaj ve ortam çok sakin ve temiz göründü bana. Geçen hafta gittiğim ve fiyatlara dudağımın uçukladığı Şile'den sonra özellikle madden sarsılmadan kalınabilecek temiz bir deniz kenarı.


   Daha sonra Riva merkezinde bir soluklanayım dedim ve tam da Çayağzı denilen yerde (Bu arada Riva'nın resmi adı Çayağzı. Riva deresi buradan Karadeniz'e dökülüyor)
bir neskafe yudumladım. Orada pozladığım fotoğraflar aşağıda.





Kendimi de büst gibi pozlamışım be yav.. icon_smile.gif


Kahve keyfi ve dinlenmeden sonra, kafede otururken dikkatimi çeken Riva kalesini görmeye gittim.

   Kale zaten Riva'nın göbeğinde ve giriş serbest. Kaleden Riva merkez plajı harika görünüyor. Bu arada burada plaj ve deniz oldukça temiz. Aklıma yazları binlerce kilometre gitmek yerine buralarda çok daha ekonomik tatil yapılabilir fikri geldi. Bir sonraki yaza artık.
Kaleden fotoğraflar.


Kalenin bedenleri, yar, yar, yar yandım pozu. icon_smile.gif


Kalenin avlusundan sonraki ikinci kapı.



İç kısım. Aslında burası epeyce karanlık, dijital makine ışığı artırınca böyle çıkmış, eh fena da olmamış.


İç kısmın tavanındaki havalandırma deliklerinden biri.

Ve dışarı çıkış.

Ben de oradaydım pozu.

Kalenin ardındaki Riva Plajı. Çok sakin ve temiz.




Ve aşağıda Çayağzı, Riva Deresi'nin Karadeniz'le kucaklaştığı yer.

Az önce oturduğum kafe aşağıda dere kenarında görünmekte.

Ve kaleden çıkarken bir kaç poz daha.


   Kaleden sonra verdim gazı otoyoldan devam... Kısa süre sonra Kulindağ yolu için gezi kitaplarında tarif edilen Alibahadır tabelasını gördüm ve hemen saptım. Bir süre ilerledim. Tarifte bir çeşme ve çardaktan bahsediliyordu ama yol boyunca pek çok çeşme ve çardak var. Neyseki üçüncü çeşmeden sonra Kulindağ yolu olduğunu düşündüğüm tarifteki toprak yolu buldum. Ve evet doğru yolu bulmuşum. Sağ tarafımda tahta tabelada Kulindağ yazıyor. Tabelayı geçer geçmez ise (neyseki zincirle bağlı) çılgın bir çoban köpeği var. Dağ evlerinin hemen girişinde tepede park ettim.
   Geçerken gördüğüm yaşlı amca yanıma geldi. Arif Amca oranın bekçisi imiş. Kulindağ sadece haftasonları hizmet veriyormuş. En azından bir tur atayım dedim. "Hay hay" dedi. Başladım fotoğraf çeke çeke dolaşmaya. Fotoğraflardan da anlayacaksınız gerçekten doğanın bağrında harika bir yer. Sonradan Arif Amcadan öğrendiğime göre evlerin yanı sıra çok cüzi bir ücrete evlerin aşağısında çadır da kurulabiliyormuş.
Buraya pek çok bisiklet ve tracking tutkunu bahar ve yaz aylarında kampa geliyormuş.
 Arif Amca "Adın ne?" dedi.
"Çağrı" dedim.
"Benim torunumun adı da "Çağrı" dedi.
"Ooo adaş çıktık senin torunla" dedim.
Gülüştük. "
En kısa zamanda kampa gelmeye çalışacağım çok güzel yermiş" dedim.
"Gel tabii, bekleriz" dedi.

İşte Kulindağ fotoğrafları.





Ben pozlamaktan sıkılmadım, umarım siz de bakmaktan sıkılmazsınız.




Bungalov evlerin herbirinin bir adı var. Kokorot, Eznevit, Sıyırma gibi isimlere sahip beş tane dağ evi var.













Trackingciler için parkurlar da var.




Ve aşağıda dinlenen Karakarga. Dönüş yoluna hazır.


Aşağıda Arif Amca'dan biraz daha bilgi aldıktan ve vedalaştıktan sonra dönüşe geçiyorum.
Kulindağ dönüş yolu.

Meraklısına Kulindağ için link: www.kulindag.com

    Dönüş yolumu Mahmut Şevket Paşa Köyü üzerinden Kavacık ve TEM otoyolu istikametiyle Kadıköy'de sonlandırıyorum.

    Kısa günün karı gezilerimden birini daha kırkambarıma eklemiş olarak evime dönüyorum.
En kısa zamanda, özellikle de sonbaharda tekrar sürmek istiyorum bu rotaya doğru.


Çağrı "Cloud" Ö.
Ağustos 2009 / İstanbul


(Önceki Yazı : Biraz Mola Verelim...)


9 Ağustos 2009 Pazar

Kış Ortasında Kemerburgaz (Gezi raporu)

    Bir önceki yazıda bahsettiğim gezi raporunu aşağıya aktarıyorum. Hyosung GV250 Aquila ile yaptığım belki ilk ve tek akılda kalıcı gezi idi diyebilirim.



Kış Ortasında Kemerburgaz

     Geçen gün havanın da elverişli olmasını fırsat bilip yine İstanbul'un yakın yerlerine bir kısa tur yaptım motorumla. Aslında nihai hedefim Kemerburgaz'dı. İlk fotoğraf durağımsa Sarıyer Mehmet Akif civarındaki bu harika yol oldu.

 Ve sonra fırsatını bulduğum güzellikleri fotoğrafladım. Günün ilk su kemeri bir yol ayrımında.


Ben o tabelalardan Orman Fakültesi, Kilyos yazanını takip ettim.

























Aslında amacım Kemerburgaz'dı ama küçük bir yolu şaşırmaca sonucunda kendimi Demirciköy'de buldum, bunu pek sorun etmedim çünkü vaktim vardı nasılsa, bilmediğim bir yeri daha görürüm dedim. Yani yine yolun götürdüğü yere gitti motorum.

















Demirciköy'ü geçtikten sonra bu çitin başında kısa bir mola daha verdim, burada mini bir göl vardı, arkada ise Karadeniz görünüyordu.


Ve bendeniz paraşütçü edasıyla poz veriyorum kendi objektifime.
Oradan devamla Sarıyer yönüne doğru yol aldım, farkında değildim ama tamamen tesadüfi olarak gidiyordum.
Ve bir ara başımı sağıma çevirince aşağıdaki kafeyi gördüm geri geldim ve burada bir çay molası verdim.


Kafe Sarıyer sırtlarından boğaza hakim ve sırayla bir kaç tane böyle kafe var burada. Kafedeki amca beni çok hoş karşıladı, siftahı benle yapacakmış, biraz lafladık. Bir gün gelmeniz lazım buraya zira bu manzara mutlaka görülmeli. Giderken amcaya çay ne kadar dedim, siftah senden bereket allahtan ne verirsen dedi. Olmaz dedim neyse onu vereyim. Bu manzara eşliğinde büyük çay için 2 lira verdim.


Daha sonra yönümü yine tersine çevirerek Kilyos'a uğradım. Kendi kendime İstanbul'da ne çok yakın yere gitmemişim ben diye hayıflanıyorum bir taraftan, diğer taraftan da hayıflanma bak motosikletin sayesinde artık gidiyorsun diyorum, yüzümde bir tebessüm.


Motorumu park yapılmaz tabelasının tam önüne park ettiğimi fotoğraf çekerken fark ettim. Neyseki burada in cin top oynuyor, ceza yemeyeceğim.


Solar Beach'i de gördükten sonra geri dönüp Kemerburgaz'a yol aldım.


Yolda bir kemer daha ve benim gibi bir çok motorcu var. Ben motosikletle bu tip yollarda seyehati çok seviyorum, ağaçlar arasında düşük hızda.


Ve nihayet Kemerburgaz'dayım ve o müthiş kemer karşımda. Solumdaki alışveriş merkezinde köfte piyaz yemeyi de ihmal etmiyorum ödül olarak.
Gerçi böyle bir yerde hem de Kemermall ismiyle bir alışveriş merkezini hangi akla hizmet açmışlar üstelik de tarihi su kemerine bunca yakın yerde demekten de kendimi alamadım. Şehirden kaçıyorsun ama yine o şehirde fazlasıyla mevcut olan tüketim merkezlerinden birine rastlıyorsun. Ne olurdu şunun yerinde bir kır lokantası olsaydı da demedim değil hani. Bu memleketi ne zaman tamamen bitirebileceğiz sizce?




Ve son pozlardan birini motosikletim veriyor tarihle bütünleşircesine, hani geçen gün bir arkadaş at o 1945 model motoru demişti ya tam da Ona inat.


Son kareye ise gezimin hedefi Kemerburgaz'a adını veren su kemeri imzasını atıyor. Kısa günün karıymışçasına kırkambarımda.



Herkese keyifli sürüşler dilerken, bir başka gezi raporunda buluşmak üzere diyorum.

Cloud.
02.02.2008 Kemerburgaz Sürüşü.



Devam Edecek... 

Sonraki Yazı: İkinci Motora Erken Veda
Önceki Yazı: Cruiser'la Cruising)

7 Ağustos 2009 Cuma

İlk Motorla Gezilere Devam...

    İlk motorumun heyecanıyla onu kullandığım 11 ay ve 7300 kilometre boyunca İstanbul ve çevresinde çeşitli geziler yaptım. Özellikle ilk uzun yolumdan sonra bu işi yavaştan kıvırmaya başladığımı anlamış oldum ve gezilerin ardı arkası kesilmez oldu. Bunlardan biri ve tadı damağımda daha doğrusu eşimle birlikte damağımızda kalan İstanbul - İznik Gezisi olmuştur. Aşağıya o gezinin raporunu aktarıyorum.


Honda cbf150 ile İstanbul - İznik.

    1 Eylül 2007 Cumartesi günü eşimle yaz'ın son gezisini yaptık. Uzun süredir konuştuğumuz İznik'e gitmekti planımıız. Ben daha önce çocukluğumda 2 kez gitmiştim İznik'e ama hayal meyal hatırlıyordum. Eşimse ilk kez gidecekti. Aslında ben de ilk kez gidiyor sayılırdım.
     Akşamdan ufak tefek hazırlığımızı yaptık ve Eskihisardan feribota binmek üzere sabah 09:20'de Honda CBF150'nin selesine oturduk. Kadıköy'den sonra bir süre E-5 karayolu üzerinde seyredip ardından TEM'e girdik.
     Hedefim Feribot'a kadar sürmekti. TEM'de ilk kez artçılı sürüş yaptım, rüzgar süratimizi epeyce düşürdü 80 - 90 km aralığında sürebildim, neyseki yol boştu ve gişelere rahatlıkla vardık. Feribot'a bindiğimizde ise kahvaltı ve dinlenme molamızı yapmış olduk.

     Feribotla Topçular'a geçerken de ilk fotoğraflarımızı çektik. Üzerimizde motor montları ile biraz bunaldık doğrusu ve hemen üstümüzdekileri çıkartıp ılık sabah rüzgarına bıraktık kendimizi. Hava da harikaydı.



Feribottan sonra hedef Yalova ve oradan da Orhangazi idi. Öyle de oldu. Orhangazi'ye kadar durmadan yol aldık. Orhangazi'den İznik yönüne dönünce bir bakkalın önünde mola verdik. Sıvı tükettik, biraz bacak açtık. Ben yol kenarındaki çeşmede yüzümü yıkadım. Buralarda pek kayda değer fotoğraf yok maalesef.
Ve sonra yola devam ettik. İznik'e varana kadar durmadan devam ettik. Özellikle İznik yolu çok sakin ve tam motosikletle gaz açılacak bir yol. Biz iki kişi 150cc motorla çok fazla gaz açamasak da idare ederdi yine de. İznik'e varınca ilk durağımız şehir merkezini geçtikten sonra Yenişehirkapı oldu.


    İznik'in pek çok kapısı var. Yenişehirkapı da bunlardan biri.
Lefkekapı, Gölkapı ve dönüş yolumuzda uğradığımız İstanbulkapı diğerleri.



 Yenişehirkapı bu kez bensiz bir kare.

  Aslında İznik Osmanlı'ya başkentlik yapmış bir şehir ve müthiş bir tarih şehri ama dikkatimizi çeken gereken önemin verilmemiş olması idi. Biz İznik'e gelmeden bazı arkadaşlarımız büyük bir köy diye söz etmişlerdi. Orada eşime takı alırken sohbet imkanı bulduğumuz emekli öğretmen beyefendi de aynı şeyden bahsetti. İznik'e yeterince yatırım yapılmadığından, turistleri daha fazla cezbeder hale getirilmediğinden bahsetti. Ve aynı tabiri o da kullandı, Türkiye'nin en büyük köyü aslında burası dedi. Ben de ezeli muhalifliğimi konuşturunca karşılıklı epeyce bir hasbıhal ettik öğretmen abiyle.

     Memleketin pek çok yeri gibi İznik de aslında mutlaka görülmesi gereken, özellikle Bizans ve Osmanlı tarihi açısından mihenk taşı şehirlerden birisi. Ama hep aynı ilgisizlik hep aynı boşvermişlik, yurdumun her yerinde olduğu gibi burada da var maalesef, yazık.

     Bu arada İznik'te en çok neyle karşılaşıyorsunuz biliyor musunuz? Motosiklet. Evet ya İznik tam bir motosiklet şehri. Genelde küçük cc motosikletler ve skutırlar ağırlıkta ama o kadar fazla ki, bir anda kendimi motosiklet cennetinde sanıp şaşırmadım değil hani.

    Yenişehirkapı'da bir esnaf daha biz sormadan bize önce hoş geldiniz diyor sonra da yol tarif ediyor. Evet İznik'in insanı inanılmaz konuksever ve yardımsever. Rastladığımız herkes acayip bir iyimserlik ve güleryüzlülük içinde. Selamlaşıyorlar, hoşgeldiniz diyorlar. Tam temiz Anadolu insanları diyoruz eşimle. Sırf bu bile daha kapsamlı bir gezi için bizi buraya tekrar getirir diyorum içimden.

     Biz göl kenarında yemek diyoruz, abi bize Çamlık Restaurant diyor, yol tarif ediyor. Hatta eğer pahalı gelirse, gelin size mangal vereyim, et alıp göl kenarında mangal yapın bile diyor. Biz İstanbul'un çiğleşmeye başlamış esnafının ardından böyle insanların hala varolduğunu görerek en azından Anadolu adına memleketin geleceği için umutlanıyoruz.

     Sonra Yenişehir Kapıdan geçerek sağa dönüyoruz. Sağımızda surlar, solumuzda zeytin ağaçları kısa bir sürüşten sonra sahile varıyoruz. Az sonra da Çamlık Restaurant'a tabii. Ve ne yemeliyiz, tabii ki balık. Restaurant sahibi Yayın Şiş öneriyor. Hiç balıktan şiş olur mu? Öyle bir oluyormuş ki tadı damağınızda bile kalıyormuş.

















Buyrun size yayın şiş.

Ve Çamlık Restaurant'ın yemek yediğimiz bahçesinden manzara.


















Yayın Şiş görüntü olarak tavuk şişe benzese de tadı çok daha güzel, ama bir porsiyon kesinlikle doyurmuyor söyliyim. Neyse ki salata var, dayanıyorum ekmekle salataya.

Yemekten sonra bir çaybahçesine oturuyoruz göl manzaralı. Çay, gazoz ve biraz dinlenme ile epeyce bir vakit geçiriyoruz. Bu arada motorumuzun dinlenirkenki fotoğrafını çekiyor eşim. Aslında yolculuğun asıl kahramanı o. Cüssesine aldırmadan bizi rahatlıkla buralara getiriyor hem de gık demeden. Gerçekten teşekkürü hakediyor.


Çay bahçesinden sonra karşımızdaki parka geçiyoruz, biraz daha yayılmak için.

Sağımızda böyle bir fotoğraf var.



















Solumuzda ise bu.




















    İznik Gölü'nün suyu bolca sodalı olduğundan özellikle sivilcelere iyi geliyormuş. Bu arada zamanında o kadar temizmiş ki içilebilir raporu bile verilmiş. Ama şimdilerde (takı aldığımız bahsettiğim emekli öğretmen abinin dediğine göre) bazı imalathanelerin gölden aldıkları suyu atık halde göle geri vermelerinden dolayı eski temizliği kalmamış. Ayrıca yine dediğine göre, aslında İznik Gölünde pek de bulunmayan Gümüş Balığı bir şekilde göle gelmiş ya da birileri göle salmış. Gümüş Balığı, Sazan yumurtası ile beslendiği için gölün asıl balığı olan Sazan azalmış tabii. Sazan yosunla beslendiği için, sayısı azalınca göldeki yosunlaşma da artmış dolayısyla. Belki de bu yüzden retaurantlarda da dikkati çeken Sazandan çok, Yayın balığı olması.


    Bu arada bahsetmeden geçemiycem. Çaybahçesinde otururken tam karşımıza gördüğümüz ilk modifiye edilmiş Fiat BİS gelip park ediyor. Gerçekten enteresan, BİS'i hiç böyle gördünüz mü?


Üstelik de satılıkmış. Prodüksiyon şirketlerinin işine yarayabilir.


Ve parkta oturduğumuz yerden bir kaç manzara daha...


Dev zeytin ağacı.


Malum İznik en çok tarihi, çinisi ve zeytini ile meşhur. Uzunca bir dinlenmeden sonra, vaktimizin azaldığını farkederek o tarihi biraz daha yakından görmek üzere şehir merkezine gidiyoruz.

Restorasyonda olan II.Murat Hamamı.



















   Ve çocukluğumdan hatırımda kalan tek yer olan İznik'in en meşhur tarihi simgesi olan Ayasofya Müzesi. İlkokulda geldiğimiz zaman hatırımda kalan büyüklüğü idi. Ama şimdi gözüme daha küçük görünüyor. Eşim, o zaman sen küçüktün ve Dünya sana daha büyük görünüyordu diyerek felsefi bir açıklama getiriyor. Bense biz büyüdük ve kirlendi dünya diyerek kimilerinin yakıştırmasıyla yine popülizm yapıyorum.
 


















Ayasofya giriş kapısı. Ve kapıda merakla bakan eşim.


Onun baktığı yerden görünense işte böyle bir şey. İlkokulla geldiğimiz zaman fotoğrafta tam karşıda görünen yere dizilmiş tüm okul fotoğraf çektirmiştik.


Bu kez büyümüş olarak içinde değil dışında poz veriyorum Ayasofyanın.


Ayasofyadan sonra tesadüfi olarak bir başka önemli yapıyı buluyoruz. Süleyman Paşa Medresesi.



Burası şimdilerde Çiniciler Çarşısı olarak kullanılıyor. İçerideki çinilerden niye fotoğraf almadık diye hayıflanıyorum şimdi. İçerisi de çok güzel, Çini atölyeleri var, hatta bir kafeterya da var.


Bir süre daha motor sırtında 2.vites şehir turu atıp şehrin meşhur kapılarını gördükten sonra, son durak olarak aslında gelirken de yanından geçip görmediğimiz İstanbul Kapı'ya varıyoruz. Burası eskiden şehrin giriş kapısı imiş. Fakat giriş o kadar dar ve alçak ki, günümüz taşıtları geçemediği için yanından yeni bir yol yapılmış ve eğer İznik'i bilmiyorsanız bizim gibi şehre girerken sol tarafınızda kalan İstanbul Kapıyı es geçebilirsiniz.


Ve gezinin başrol oyuncusu da İstanbulkapı'da soluklanıyor.


İznik'e gelirseniz şehrin meşhur kapılarını mutlaka görün. Biz kapılarda durmadan ağır ağır geçerken video çektiğimiz için maalesef fotoğrafları yok.
Bir dahaki sefere diyoruz. Zira İznik bize ısrarla tekrar gelmemizi söylüyor.

Benim burada anlattıklarım çok kısa bir günün elde kalanları. Aslında İznik bunların çok daha fazlasını vaadediyor şüphe yok ki.
Daha fazlası için İznik'e gelmelisiniz diyorum.
Ve bir de link veriyorum son olarak:  http://www.iznik.gov.tr/











Umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur.
Herkesin bu güzellikleri yaşaması dileğiyle noktayı koyuyorum.

Cloud.(01.09.2007)



 Bu gezi öncesi ve sonrasında da Honda'm ile İstanbul ve civarında pek çok yer gezdim. Bunlar arasında İstanbul'da, Anadolu Feneri, Rumeli Feneri, Silivri, Şile, Ağva gibi yerler var. İstanbul dışında ise bir kaç kez daha Sakarya ve İzmit'e gitmişliğim var. Bundan sonraki yazıda, 11 ay 7300 km boyunca kullandığım ilk göz ağrım Honda cbf150'me vedayı anlatacağım.


Devam edecek... 

Sonraki Yazı: İlk Gözağrıma Veda
Önceki Yazı: İlk Uzun Yolum)



NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!