Merhaba.
Bu blog benim kişisel motosiklet hikayemi, motosikletle ilgili deneyim ve düşüncelerimi anlatmaktadır.
Profesyonel bir motosiklet sürücüsü değilim, amatörce, kendi bilgim dahilinde kendime bir kişisel motosiklet arşivi hazırlamak amacıyla yola çıktım, sonrasında iş biraz dallanıp budaklandı. Ben deneyim kazandıkça blogda paylaşım ve yazılar çoğaldı.
Motosiklet insana büyük zevk veren bir taşıt, üstelik büyük şehirlerin trafik kaosuna da bireysel anlamda harika bir çözüm sunuyor. Ama aynı zamanda oldukça riskli de bir taşıt. Motosiklete her sürücü kendi kişisel risklerini ve sorumluluklarını alarak binmek durumunda. Bu sebeple benim burada anlattıklarım tamamen benim kişisel deneyimlerim olup tavsiye ve teşvik niteliği taşımamaktadır. Okurlarının bloğu bu bilinçle okuduğu ön kabulüyle yazıp çiziyorum ve sizin motosikletle yapacaklarınız sizi bağlıyor, tıpkı benimkilerin de beni bağladığı gibi. Blog sizin yapacaklarınızla ilgili sorumluluk kabul etmez, zira burası bir motosiklete başlangıç ya da eğitim mecrası değildir.
Motosiklete başlamak isteyenler için sanılandan çok eğitim merkezi var memlekette, eğitimsiz sürmeyin derim. Çok şey fark ediyor çünkü.

Yolunuz hep açık olsun.
Nice yollara.

Ç.Ö.


7 Ağustos 2009 Cuma

İlk Motorla Gezilere Devam...

    İlk motorumun heyecanıyla onu kullandığım 11 ay ve 7300 kilometre boyunca İstanbul ve çevresinde çeşitli geziler yaptım. Özellikle ilk uzun yolumdan sonra bu işi yavaştan kıvırmaya başladığımı anlamış oldum ve gezilerin ardı arkası kesilmez oldu. Bunlardan biri ve tadı damağımda daha doğrusu eşimle birlikte damağımızda kalan İstanbul - İznik Gezisi olmuştur. Aşağıya o gezinin raporunu aktarıyorum.


Honda cbf150 ile İstanbul - İznik.

    1 Eylül 2007 Cumartesi günü eşimle yaz'ın son gezisini yaptık. Uzun süredir konuştuğumuz İznik'e gitmekti planımıız. Ben daha önce çocukluğumda 2 kez gitmiştim İznik'e ama hayal meyal hatırlıyordum. Eşimse ilk kez gidecekti. Aslında ben de ilk kez gidiyor sayılırdım.
     Akşamdan ufak tefek hazırlığımızı yaptık ve Eskihisardan feribota binmek üzere sabah 09:20'de Honda CBF150'nin selesine oturduk. Kadıköy'den sonra bir süre E-5 karayolu üzerinde seyredip ardından TEM'e girdik.
     Hedefim Feribot'a kadar sürmekti. TEM'de ilk kez artçılı sürüş yaptım, rüzgar süratimizi epeyce düşürdü 80 - 90 km aralığında sürebildim, neyseki yol boştu ve gişelere rahatlıkla vardık. Feribot'a bindiğimizde ise kahvaltı ve dinlenme molamızı yapmış olduk.

     Feribotla Topçular'a geçerken de ilk fotoğraflarımızı çektik. Üzerimizde motor montları ile biraz bunaldık doğrusu ve hemen üstümüzdekileri çıkartıp ılık sabah rüzgarına bıraktık kendimizi. Hava da harikaydı.


Feribottan sonra hedef Yalova ve oradan da Orhangazi idi. Öyle de oldu. Orhangazi'ye kadar durmadan yol aldık. Orhangazi'den İznik yönüne dönünce bir bakkalın önünde mola verdik. Sıvı tükettik, biraz bacak açtık. Ben yol kenarındaki çeşmede yüzümü yıkadım. Buralarda pek kayda değer fotoğraf yok maalesef.
Ve sonra yola devam ettik. İznik'e varana kadar durmadan devam ettik. Özellikle İznik yolu çok sakin ve tam motosikletle gaz açılacak bir yol. Biz iki kişi 150cc motorla çok fazla gaz açamasak da idare ederdi yine de. İznik'e varınca ilk durağımız şehir merkezini geçtikten sonra Yenişehirkapı oldu.
 




    















İznik'in pek çok kapısı var. Yenişehirkapı da bunlardan biri.
Lefkekapı, Gölkapı ve dönüş yolumuzda uğradığımız İstanbulkapı diğerleri.



 Yenişehirkapı bu kez bensiz bir kare.

  Aslında İznik Osmanlı'ya başkentlik yapmış bir şehir ve müthiş bir tarih şehri ama dikkatimizi çeken gereken önemin verilmemiş olması idi. Biz İznik'e gelmeden bazı arkadaşlarımız büyük bir köy diye söz etmişlerdi. Orada eşime takı alırken sohbet imkanı bulduğumuz emekli öğretmen beyefendi de aynı şeyden bahsetti. İznik'e yeterince yatırım yapılmadığından, turistleri daha fazla cezbeder hale getirilmediğinden bahsetti. Ve aynı tabiri o da kullandı, Türkiye'nin en büyük köyü aslında burası dedi. Ben de ezeli muhalifliğimi konuşturunca karşılıklı epeyce bir hasbıhal ettik öğretmen abiyle.

     Memleketin pek çok yeri gibi İznik de aslında mutlaka görülmesi gereken, özellikle Bizans ve Osmanlı tarihi açısından mihenk taşı şehirlerden birisi. Ama hep aynı ilgisizlik hep aynı boşvermişlik, yurdumun her yerinde olduğu gibi burada da var maalesef, yazık.

     Bu arada İznik'te en çok neyle karşılaşıyorsunuz biliyor musunuz? Motosiklet. Evet ya İznik tam bir motosiklet şehri. Genelde küçük cc motosikletler ve skutırlar ağırlıkta ama o kadar fazla ki, bir anda kendimi motosiklet cennetinde sanıp şaşırmadım değil hani.

    Yenişehirkapı'da bir esnaf daha biz sormadan bize önce hoş geldiniz diyor sonra da yol tarif ediyor. Evet İznik'in insanı inanılmaz konuksever ve yardımsever. Rastladığımız herkes acayip bir iyimserlik ve güleryüzlülük içinde. Selamlaşıyorlar, hoşgeldiniz diyorlar. Tam temiz Anadolu insanları diyoruz eşimle. Sırf bu bile daha kapsamlı bir gezi için bizi buraya tekrar getirir diyorum içimden.

     Biz göl kenarında yemek diyoruz, abi bize Çamlık Restaurant diyor, yol tarif ediyor. Hatta eğer pahalı gelirse, gelin size mangal vereyim, et alıp göl kenarında mangal yapın bile diyor. Biz İstanbul'un çiğleşmeye başlamış esnafının ardından böyle insanların hala varolduğunu görerek en azından Anadolu adına memleketin geleceği için umutlanıyoruz.

     Sonra Yenişehir Kapıdan geçerek sağa dönüyoruz. Sağımızda surlar, solumuzda zeytin ağaçları kısa bir sürüşten sonra sahile varıyoruz. Az sonra da Çamlık Restaurant'a tabii. Ve ne yemeliyiz, tabii ki balık. Restaurant sahibi Yayın Şiş öneriyor. Hiç balıktan şiş olur mu? Öyle bir oluyormuş ki tadı damağınızda bile kalıyormuş.

Buyrun size yayın şiş.



Ve Çamlık Restaurant'ın yemek yediğimiz bahçesinden manzara.



















Yayın Şiş görüntü olarak tavuk şişe benzese de tadı çok daha güzel, ama bir porsiyon kesinlikle doyurmuyor söyliyim. Neyse ki salata var, dayanıyorum ekmekle salataya.

Yemekten sonra bir çaybahçesine oturuyoruz göl manzaralı. Çay, gazoz ve biraz dinlenme ile epeyce bir vakit geçiriyoruz. Bu arada motorumuzun dinlenirkenki fotoğrafını çekiyor eşim. Aslında yolculuğun asıl kahramanı o. Cüssesine aldırmadan bizi rahatlıkla buralara getiriyor hem de gık demeden. Gerçekten teşekkürü hakediyor.



Çay bahçesinden sonra karşımızdaki parka geçiyoruz, biraz daha yayılmak için.

Sağımızda böyle bir fotoğraf var.




















Solumuzda ise bu.


İznik Gölü'nün suyu bolca sodalı olduğundan özellikle sivilcelere iyi geliyormuş. Bu arada zamanında o kadar temizmiş ki içilebilir raporu bile verilmiş. Ama şimdilerde (takı aldığımız bahsettiğim emekli öğretmen abinin dediğine göre) bazı imalathanelerin gölden aldıkları suyu atık halde göle geri vermelerinden dolayı eski temizliği kalmamış. Ayrıca yine dediğine göre, aslında İznik Gölünde pek de bulunmayan Gümüş Balığı bir şekilde göle gelmiş ya da birileri göle salmış. Gümüş Balığı, Sazan yumurtası ile beslendiği için gölün asıl balığı olan Sazan azalmış tabii. Sazan yosunla beslendiği için, sayısı azalınca göldeki yosunlaşma da artmış dolayısyla. Belki de bu yüzden retaurantlarda da dikkati çeken Sazandan çok, Yayın balığı olması.



Bu arada bahsetmeden geçemiycem. Çaybahçesinde otururken tam karşımıza gördüğümüz ilk modifiye edilmiş Fiat BİS gelip park ediyor. Gerçekten enteresan, BİS'i hiç böyle gördünüz mü?


Üstelik de satılıkmış. Prodüksiyon şirketlerinin işine yarayabilir.


Ve parkta oturduğumuz yerden bir kaç manzara daha...


Dev zeytin ağacı.


Malum İznik en çok tarihi, çinisi ve zeytini ile meşhur. Uzunca bir dinlenmeden sonra, vaktimizin azaldığını farkederek o tarihi biraz daha yakından görmek üzere şehir merkezine gidiyoruz.

Restorasyonda olan II.Murat Hamamı.


Ve çocukluğumdan hatırımda kalan tek yer olan İznik'in en meşhur tarihi simgesi olan Ayasofya Müzesi. İlkokulda geldiğimiz zaman hatırımda kalan büyüklüğü idi. Ama şimdi gözüme daha küçük görünüyor. Eşim, o zaman sen küçüktün ve Dünya sana daha büyük görünüyordu diyerek felsefi bir açıklama getiriyor. Bense biz büyüdük ve kirlendi dünya diyerek kimilerinin yakıştırmasıyla yine popülizm yapıyorum.


















Ayasofya giriş kapısı. Ve kapıda merakla bakan eşim.


Onun baktığı yerden görünense işte böyle bir şey. İlkokulla geldiğimiz zaman fotoğrafta tam karşıda görünen yere dizilmiş tüm okul fotoğraf çektirmiştik.


Bu kez büyümüş olarak içinde değil dışında poz veriyorum Ayasofyanın.


Ayasofyadan sonra tesadüfi olarak bir başka önemli yapıyı buluyoruz. Süleyman Paşa Medresesi.


Burası şimdilerde Çiniciler Çarşısı olarak kullanılıyor. İçerideki çinilerden niye fotoğraf almadık diye hayıflanıyorum şimdi. İçerisi de çok güzel, Çini atölyeleri var, hatta bir kafeterya da var.


Bir süre daha motor sırtında 2.vites şehir turu atıp şehrin meşhur kapılarını gördükten sonra, son durak olarak aslında gelirken de yanından geçip görmediğimiz İstanbul Kapı'ya varıyoruz. Burası eskiden şehrin giriş kapısı imiş. Fakat giriş o kadar dar ve alçak ki, günümüz taşıtları geçemediği için yanından yeni bir yol yapılmış ve eğer İznik'i bilmiyorsanız bizim gibi şehre girerken sol tarafınızda kalan İstanbul Kapıyı es geçebilirsiniz.


Ve gezinin başrol oyuncusu da İstanbulkapı'da soluklanıyor.


İznik'e gelirseniz şehrin meşhur kapılarını mutlaka görün. Biz kapılarda durmadan ağır ağır geçerken video çektiğimiz için maalesef fotoğrafları yok.
Bir dahaki sefere diyoruz. Zira İznik bize ısrarla tekrar gelmemizi söylüyor.

Ve son olarak gezinin üç kahramanı objektife poz veriyor. Eşim, ben ve cbf150.


Benim burada anlattıklarım çok kısa bir günün elde kalanları. Aslında İznik bunların çok daha fazlasını vaadediyor şüphe yok ki.
Daha fazlası için İznik'e gelmelisiniz diyorum.
Ve bir de link veriyorum son olarak:  http://www.iznik.gov.tr/


Umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur.
Herkesin bu güzellikleri yaşaması dileğiyle noktayı koyuyorum.

Cloud.(01.09.2007)



 Bu gezi öncesi ve sonrasında da Honda'm ile İstanbul ve civarında pek çok yer gezdim. Bunlar arasında İstanbul'da, Anadolu Feneri, Rumeli Feneri, Silivri, Şile, Ağva gibi yerler var. İstanbul dışında ise bir kaç kez daha Sakarya ve İzmit'e gitmişliğim var. Bundan sonraki yazıda, 11 ay 7300 km boyunca kullandığım ilk göz ağrım Honda cbf150'me vedayı anlatacağım.


Devam edecek... 

Sonraki Yazı: İlk Gözağrıma Veda
Önceki Yazı: İlk Uzun Yolum)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İlginize teşekkürler!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!

NEDEN SÜRÜŞ EĞİTİMİ ALMALIYIZ ?!
Fotoya tıkla yazıyı oku!

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)

125cc ile Dünya Turu (Around the world by 125cc)
Fotoya tıkla yazıyı oku!

Kaza Şiiri... :)

Kaza Şiiri... :)
Fotoya tıkla yazıyı oku!